Sine-i sürurumdan kopan yapraklar...

• 20/8/2008 - Mehmet Âkif Ersoy`dan Ölümsüz Çağrı

Kategori: Makaleler





Milli Şairimiz üstat Mehmet Akif Ersoy`un Bayezid Camii kürsüsünde verdiği hutbe:

"Ey iman edenler! Sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Allah`a ve Resulüne icabet edin ve bilin ki Allah gerçekten kişi ile kalbinin arasına girer ve siz gerçekten hep O`nun huzurunda toplanacaksınız.


Ve öyle bir fitneden sakının ki hiç de içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve bilin ki Allah`ın azabı şiddetlidir."

(Enfâl Suresi / 24–25)

Allahu Zü`lcelâl bu iki âyette şöyle buyuruyor ki: Benim bütün evâmirimde; evet, gerek size Kur`an ile bildirdiğim, gerek Peygamberimin lisanıyle, sünnetiyle teblîğ ettiğim emirlerin hepsinde sizin için hayat vardır.


Hem nasıl hayat? Bütün manâsıyla bir hayat. Müfessirîn-i izâm buradaki (hayat)ı yalnız ma`neviyâta hasretmiyorlar; maddiyata da teşmil ile maddiyat birbirinden ayrılmaz.


Bedensiz ruh olmaz, ruhsuz beden olmadığı gibi. Demek evâmir-i ilâhiyenin kâffesinin zımnında bizim için, biz Müslümanlar için hayat var. Terkinde ise helâk muhakkak.

Artık düşünmeye hacet var mı? İşte görüyoruz. Âlem-i İslâmın başına gelen musîbetler, bu âyetin ne kadar kat`î, ne kadar sarih, ne kadar doğru olduğunu gösterdi!

Şimdiye kadar müzmahil olan ne kadar akvam-ı İslâmiye varsa hep ahkâm-ı İlâhiyeyi ifâ etmemek yüzünden mahv oldular.

Vakıa Cenab-ı Hak "Malikü`l mülküm" (Mülkün Sahibiyim) diyor (Âl-i İmran- 26); bu âlemde istediği gibi tasarruf eder; dilediğinden alır, dilediğine verir; istediğini i`zâz eyler, istediğini tezlil eder. Bunda şüphe yok.


Fakat hiçbir kavim gösterilemez ki kendisi, zillete, esarete, mahkûmiyete istihkak kesbetmeden inkıraza gitmiş olsun; hiçbir millet görülemez ki mülküne sahib olmak isti`dadını gâib etmeden vatan elinden çıkmış bulunsun.


Cenab-ı Hakk`ın bir takım kavânîni, kavânin-i ezeliyesi vardır. Evet, o kanunlar, hem ezelidir, hem ebedîdir. Hiç de değişmez. Cenab-ı Hak bütün hakayıkı bu kanunlarında birer birer göstermiş; meteaddid yerlerde müteaddid şekillerde bildirmiştir.

"Allah`ın bundan evvel geçenler hakkındaki kanunu ki Allah`ın kanununu değiştirmeye çare bulamazsın!" (Ahzab / 62)

"Şimdi yeryüzünde bir gezin de bakın peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu?" (Nahl / 36)

Geziniz dünyayı; arza, semaya bakınız; muhtelif kıt`alardaki harabeleri görünüz; sizden evvel geçmiş milletlerin tarihini okuyunuz.

Göreceksiniz ki hepsi aynı esbab, aynı şerâit tahtında mahv olmuşlar. Çünki aynı esbab, daima aynı netayici tevlîd eder.

Evâmir-i ilâhiye dendi mi, hepsinin zımnında hayat var. Hatta nef`i ilk nazarda sırf ahrete aid zannolunan bir takım ibâdâtımız var ki, onları da tedkik edersek görürüz ki her birinde bu dünya için de pek çok menafi` var.

Meselâ namaz, Müslümanlara farzdır. İnsan günde beş defa Hâlikıyla kendi arasındaki râbıtayı tecdid ediyor. Dünyaya da taalluku büyük, faidesi çok.

Çünki insanları birçok münkirattan men` ediyor; sonra aynı dine tâbi` milyonlarca beşeri aynı zamanlarda, yüzler aynı Ka`be`ye, aynı Kıble`ye müteveccih olmak şartıyla aynı kubbeler altın cem`e edyior.

Çünki İslâm, din-i tevhiddir, çünki İslâm ekmel-i edyândır.

Din-i İslâm kadar Allah`ın kullarını tevhîd etmiş, birbirine ısındırmış bir din yoktur.
ÜMMETİ ANCAK DİN KARDEŞLİĞİ BİR ARADA TUTAR


Bilirsiniz ki: Hazret-i Peygamber`ni bi`setinden evvel "Evs" ile "Hazrec" kabileleri arasında tam yüz yirmi sene ihtilâl, kıtâl devam etmişti; Hicaz havâlisi mezbaha haline gelmişti. İslâm geldi; nifakı, şikakı kaldırdı.

İslâm`ın ta`yin etmiş olduğu ibâdât ile ahkâm, ferdler arasında ittihadı te`min içindir. Böyle iken maalesef görüyoruz ki: Müslümanlar kadar tefrika içinde kalmış; teşettüt içinde bunalmış bir millet yok! Demin söyledim, (Size hayat veren), Allah`ın bütün emirlerinde hayat var. Evâmir-i ilâhiyenin işte en birinci ittihaddır.

"Toptan Allah`ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah`ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı." (Âl-i İmran / 103)

Cenab-ı Hak diyor ki: Hepiniz birden habl-i ilâhîye (ilahi ipe), dine sarılınız; yani ahkâm-ı Kur`aniyeden ayrılmayınız. Sakın tefrikaya düşmeyiniz; sonra mahv olursunuz. Allah`ın üzerindeki ni`metlerini hatırınıza getiriniz.

Biliyorsunuz ya: Hani aranızda niza`lar, ihtilâflar vardır, birbirinize düşman idiniz; İslâm sâyesinde Cenab-ı Hak kulûbunuzu tevhid etti; kardeş oldunuz… Hani ta cehennem uçurumunun kenarına kadar gelmiş idiniz. Allah sizi oradan kutardı…

İSLÂM IRKÇILIĞI KALDIRDI, HERKESİ KARDEŞ YAPTI



Filhakîka ırkı, lisanı, muhiti, âdâtı, elhâsıl her şeyi yekdiğerine mübayın olan kadar akvâmı Müslümanlık kardeş yapmıştı; kavmiyeti, cinsiyeti aradan kaldırmıştı.

Fakat son zamanlar biz Müslümanlar bu hakîkatten gâfile olduk. Aramıza nâmütenâhî esbâb-ı tefrika girdi. Bırakalım memalik-i ecnebiyedeki Müslümanları; Osmanlı memleketinde bu kadar akvam var; Öyle ya Arnavud, Kürd, Çerkes, Boşnak, Arap, Türk, Lâz… Elhâsıl daha bir kavmiyetler mevcûd.

Pek a`lâ! Hepsinin beynindeki rabıta nedir? Rabıta-i diyanet! Şimdiye kadar bu rabıta sayesinde kardeş gibi yaşadık.

Türk Türklüğünün ne olduğunu bilmiyordu; Arnavud kavmiyetinden dem vurmuyordu. Zaten Müslümanlıkta asabiyet/ kavmiyetçilik/ ırkçılık/ ulusçuluk yoktur. Hazreti Peygamber buyuruyor ki:

"Irkçılığı çağıran bizden değildi; ırkçılık yapan bizden değildir yani Müslüman değildir; ırkçılık sebebiyle vuruşan da bizden değildir; ırkçılık güderek ölenler de bizden değildir.

Bu hâl üzere ölen cahiliye ölümü üzerine ölmüş gibidir…" (Müslim, İmâre 57, Hadis no: 1850; İbn Mâce, Fiten 7, Hadis no: 3948; Nesâî, Tahrîm 28)

BATI İSLAM DÜNYASINA TEFRİKA SAÇARAK BÖLDÜ

Vakıa sâir milletlerde meselâ Hıristiyanlarda kavmiyet var. Evet, onlar bu his ile yaşayabilirler. Fakat biz yaşayamayız.

Din giderse bizin için hayat yoktur. Peygamber böyle diyor, şeriatın sahibi böyle söylüyor. Vakayi`de bu sözü te`yid ediyor.

Felâket-i hâzıranın nâmütenâhi esbabı var ki en birincisi kavmiyet yüzünden meydan alan tefrikadır. Yalnız dört, beş senedir bu yüzden ne hale geldik; kavmiyet gayretiyle ayaklananları ıslah için ordumuzu yorduk.

İhtilâlden çıktın ihtilâle girdik; müşkilâttan çıktık müşkilâta düştük!
Çünki ecnebîler böyle istiyor, memleketlerimizi elimizden almak için programları bu.

Bir taraftan alıyor, muttasıl alıyorlar; hem emîn olmalı ki maazallah memleketimizi tamamiyle bitirmeyince rahat olmayacaklardır.

Ecnebilerin kendi hesaplarına gayet elverişli kestirme bir siyasetleri var: Hani bir zamanlar bizim akıncılarımız vardı.

Fethetmek istediğimiz memleketlere ordumuzdan evvel onları gönderdik.
Bu akıncılar o memlekete girer, ahaliyi telâşa sokar birbirine düşürür, sonra da ordu girer, istîla eder, işini bitirirdi.

Bu âdetâ ordunun bir talîatü`l-ceyşi idi. İşte tıpkı bunun gibi ecnebilerin de bugün akıncıları var ki o akıncıları, o talîatü`l-ceyşleri: tefrikadır (Kültür emperyalizmi de denir).

Avrupalılar zabtı etmeyi kararlaştırdıkları memleketin ahalisi arasına evvelâ tefrika sokarlar, senelerce milleti birbiriyle boğuştururlar. Sersem ahalî bu sûretle yorgun düştükten sonra (barış adına kurtarıcı rolüyle) gelip çullanırlar.

Bugün de işte bize karşı siyâset kullanıldı. Zaten her yerdeki siyâsetleri budur. Hindistan`da, daha evvel Endülüs`te, sonraları Cezayir`de, Irak`ta, İran`da hep böyle yaptılar. Ta`kib ettikleri siyâset hep aynı siyâsettir, hiç değişmez.

BATIDA IRKLAR DAHA ÇOK İKEN NEDEN BÖLÜNMÜYORLAR?

Müslüman olanlar, hani, `an samîmi`l-kalb Müslüman olanlar iyi bilmelidirler ki: bu tefrika, bu kavmiyet çıkmaz yoldur. Din bununla beraber gidemez; Müslümanlık bu suretle yaşayamaz.

Sonra, din hakkında şöyle böyle diyenler, ufak tefek şüphe taşıyanlar da iyice zihinlerine yerleştirmelidir ki: yine bu siyasetle bu memleket yürümez. Buna artık hatime verilmelidir.

Cenab-ı Hak (Ayrılığa düşmeyin) buyuruyor; tefrikaya düşmeyin, fırkalara ayrılmayın, diyor.

—İyi ama bütün milletlerde birçok fırkalar var. (Örneğin Avrupa ve Amerikan Birleşik Devletleri gibi) Dünyaları da pek iyi gidiyor. Terakkî edip duruyorlar. Bu fırkalar hiç de onların izmihlâline sebep olmuyor…

Evet, lâkin onlar "Fırka"yı "tefrika" manâsında telakkî etmiyorlar. Onların fırka hayatını size –lâ teşbih- şöyle temsil edeyim: Tıpkı bizdeki mezahib gibi.

Ben Hanefîyim, sen Şafiîsin. Sana i`tiraz ediyor muyum? İkimiz de aynı Hâlık`a ibadet ediyoruz. İkimizin de Kur`an-ımız, Peygamberimiz aynı…

İşte onlar yekdiğerine karşı bu nazarla bakıyorlar. Bizde ise böyle mi? Heyhat! Fırkacılık tefrikacılık karar kılıyor.

Birbirimize düşman kesiliyoruz. Diş biliyoruz.
Her fırka diğer fırkayı, kavmi ya da ırkı vatanın düşmanı tanıyor, o nazarla bakıyor.

Maksad memleketin selâmetidir; filan fırka selâmeti şu yoldan harekette görmüş; bizim fırka da bu taraftan gitmekte, demiyor.

İşte bu tefrikalar, hep o yüzden oldu. Nihayet memleket uçurumun, helâk uçurumunun ta kenarına kadar geldi. Yuvarlanmasına pek cüz`î bir şey kaldı. Şu son nefeste olsun aklımızı başımıza almazsak, yine böyle gidersek –maazallah- ümidleri bitecek.

IRKINIZI DEĞİL, ÜMMETİN GELECEĞİNİ DÜŞÜNÜN!


Ey Cemaat-ı Müslimîn! Artık gözünüzü açınız, aklınızı başınıza toplayınız; zira taht-ı saltanat gıcırdıyor! Böyle gidersek –el iyazu billah- o da devrilecek.

Eğer Rusya`daki Müslümanlar henüz dinlerini muhafaza ediyorlarsa; eğer Fransızların taht-ı idaresindeki dindaşlarımız hâlâ tanassur (Hıristiyanlaşmamış) etmemişlerse; eğer İngiltere, Hintli kardeşlerimize şimdilik ses çıkarmıyorsa…

İyi biliniz ki hep çürük, çarık yine bu hükûmet sayesindedir. Maazallah bu giderse hepsinin gittiği gündür.

Biz bu saltanatı muhafaza edemiyorsak düşünmeliyiz ki bizim yüzümüzden o bîçâreler de mahv olacaklar. Onların bütün nazarları, büyüt ümidleri buraya ma`tûf idi.

Hep bizden bir hayır bekliyorlardı. Ama biz ne yapacaktık? Bütün Müslümanları tevhid ile azîm, cesîm bir Müslüman hükûmeti teşkili mi?

Hayır! Yalnız, biz dama olaydık, onlar da bulundukları memleketlerde daha âsûde olurlardı; ecnebilerin onlara karşı muamelesi daha iyileşirdi. İşte Rusya`dan gelenler, işte Hindistan`dan, Çin`den, Mağrib`ten gelenler…

Hangisine isterseniz sorunuz, hepsi böyle söylüyorlar. Bîçârelerin tâbi` oldukları ecnebi hükûmetleri kendilerine karşı hep Osmanlı piyasasına bakarak muamelede bulunuyorlar.

Biz evâmir-i diniyeyi îfâ ediyoruz; fakat onlardaki maksadı fevt ediyoruz; meselâ ikindide şu câmie toplandık; aynı kubbenin altında, aynı imamın arkasında namaz kıldık; aynı kubbenin altında, aynı imamın arkasında namaz kıldık, fakat câmiden çıkınca yine birbirimize bîgâne oluyoruz. Acaba bu namazlarda Hâlık`ın maksadı ne idi?

Bize birbirimiz tanıtmak; Müslümanlardan bir cemaat, bir cem`iyet meydana getirmek. Çünkü din cemaatle kaimdir. Cemaatsiz din yaşamaz. Dinsiz cemaat belki yaşar. İslâm`a olan ihtiyacından ziyadedir.

Aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz öyle buyuruyor. Dinin bütün ahkâmındaki ruh: cemaate, vahdete sevk etmektir. Biz bugün, ne oluyor bilmiyorum, en müteşettit millet olduk. Zâhir ahvallerine bakarsan, yekpâre bir kitle. Fakat hakîkat-ı halde kalbleri perişan.

Gûyâ ki
"Sen onları derli toplu sanırsın. Halbuki kalbleri darmadağınıktır…" (Haşir / 14) ilâhisi bizim hakkımızda!
"Allah`ın ipine sımsıkı sarılın." (Âl-i İmran / 103) bu mu?

Sonra felâketimizin başlıca esbabından biri de lâfçılığımız oldu.

"Ey iman edenler yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz Allah katında büyük gazaba sebep olur." (Saf / 2-3)

"Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever." (Saf / 4)

Allah o kullarından razı olur, o kullarını sever ki dediklerini fiilen yaparlar; işi sözde bırakmazlar; sonra onun sebîl-i ilâhîsinde cihad ederler.

Hem nasıl cihad ederler? Hasmın karşısında bütün eczâsı yekdiğerine perçin edilmiş yekpâre bir bina gibi dururlar da öyle merdane cihad ederler.

ÜMİDSİZLİĞE KAPILMAK HARAMDIR

Acaba biz ne yaptık? Dört beş sene evvelini gelinceye kadar geçen zamanımız sükûn ile geçti. Şu son dört buçuk, beş seneyi de muttasıl söylemekle geçirdik!

Bir millet ki bütün vücûdu durur da yalnız çenesi işler, elbette yaşamaz. Şunu bilmeli ki milletlerin hayatında tevakkuf yoktur. Bir millet ne kadar ileri giderse gitsin; ne kadar yükseklere çıkarsa çıksın; olduğu yerde durdu mu mahv olur.

Çünkü bütün insaniyet alabildiğine pek uzaklardaki bir noktaya, bir gayeye doğru koşup gidiyor.
Beşeriyet coşkun sel gibi umman-ı terakkîye atılmak için alabildiğine akıyor.

Bu selin önünde durulamaz. İşte biz de ya boğulacağız, ya o sel ile beraber gideceğiz. Görüyorsunuz ki bütün akvâm-ı insaniye ileriye gidiyor, yalnız biz duruyoruz.

Bundan on sene, yirmi sene, hatta daha evvel bu felâketi kestirenler, görenler vardı. Söylediler, kulak verdik, ama sen de! Dedik. Ne ise şimdi "mazâ ma mazâ" (Geçen geçmiştir) diyelim.

Fakat şu kalan hayatı olsun kurtaralım. Olan oldu, diye ye`s getirmek, dört ucunu salıvermek akıllı işi değildir.

Zira Müslümanlıkta bu yoktur. "İnâyet-i ilâhîden me`yûs olmayınız; sakın ümîdinizi kesmeyiniz." (Yusuf / 87)
"Allah`ın rahmetinden ümid kesmeyin." (Zümer / 53)

Ye`s haramdır. Öyle ise bundan sonra için ne yapmak lâzım gelirse yapalım, el birliğiyle yapalım.

KURTULUŞ GÜZEL AHLÂKTATIR

Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerine biri sordu:
-İslâm nedir, ya Resulallah?...
-"İslâm hüsn-i hulktan (güzel ahlâktan) ibârettir, buyurdular.

Yine sordu:
-Yâ Resulallah, hüsn-i hulk nedir?
Buyurdular ki, sana darılan, seninle rabıtayı kat` eden (kesen) adamla barışmandır, seni mahrum bırakana bilmukabele vermendir; sana zulm edeni de hoş görüp afvetmendir." (Darimî, Rikak, 47. Bab).

Artık bundan böyle ahlâklı olmaya çalışalım. Çünki ahlâksız bir cemaat yaşamaz. "Mazâm mâ Mazâ" (Olan oldu) diyelim, tefrikalara hatime verelim. Çünkü âkıbetini gördük.

İyi bilmeliyiz ki felâket-i hâzırada hepimizin, evet bilâ istisna hepimizin bir hisse-i mes`ûliyeti vardır.
Hiç kimse kendisini daraya çıkarmasın.

Şimdi herkes vicdanına karşı felâket-i hâzıradan mes`ûl olduğunu; umumun mesûliyetin mey anından kendisinin de hissedar olduğunu itiraf ederse o zaman iş başkalaşır; o zaman el birliğiyle hastalığın çaresine bakılır. Hükûmet, millet, ordu…

Bizden birçok fedakârlıklar bekliyor. Biz bu fedakârlığı dinimiz, vatanımız, kendimizi muhafaza için ihtiyar edeceğiz.

Ulema ilmiyle, zenginler servetleriyle, fakirler güçleri yettiği kadarıyla, eli silâh tutanlar kuvvetiyle çalışacak.

Bu bir borçtur. Bundan kaçmak haramdır, iden hıyanettir. Her şeyi hükümetten beklememeli.

Ya Rabbi! İslâm`a ve Müslümanlara zafer ver. Ey Allah`ım! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı (din ve dünya işlerinde yere) sabit kıl. Bizi kâfir kavimleri üzerine muzaffer kıl.

Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi Cehennem azabından koru.

Mehmet Âkif Ersoy`un bu hutbesi "Hak Neşriyat" tarafından tab` edilen "Mehmet Âkif Külliyatı"nın 9. cildinden Dünya Bülteni tarafından derc edilmiştir.

Anlayanlar için ne kadar çok manidar, emeği geçenlere teşekkürler ediyorum.



Mustafa CİLASUN
Yorum (0) :: Bağlantı

• 20/8/2008 - Osmanlı Döneminde Bir İmparatorluk Dili Olarak Türkçe Gy Hazai

Kategori: Makaleler



Anadolu`da 13. yüzyılda ilk yazılı ürünlerini vermeye başlayan Türk dilinin sonraki yüzyıllar boyunca görülen gelişmesinin çeşitli cepheleri hakkında şimdilik elimizde ne kadar bilimsel incelemenin var olduğunu huzurunuzda hatırlatmak gereksizdir sanırım.

Bu değerli eserlerin, kitapların ve makalelerin sayesinde Batı-Oğuz kökenli bu dilin gelişmesi, yani geniş bir sahaya yayılması, bir yazı dili ve edebi dil olarak gösterdiği dönüşümünün çeşitli safhaları, yapısında görülen değişiklikler, tarih boyunca ortaya çıktığı ağızlarının özellikleri hakkında bir çok şeyler biliyoruz.

Aynı zamanda bu dilde yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazılı ürün ve edebi eserlerin malzemesinin aklı şaşırtacak ölçüdeki zenginliğini göze alırsak, sonraki kuşakların şimdiki bilgimizi kolaylıkla genişletebileceği hakkında şüphemiz olamaz.

Bu durum bu Kongreye katılan değerli araştırıcılara bir yenilik sunmak amacı ile bildiri okumak isteyen bir dilcinin durumunu bir hayli güçleştirir Konu seçmek sorunu beni, samimiyetle söyleyeyim, çok düşündürdü.

En nihayet Türkçe`nin bir imparatorluk dili olarak oynadığı rolünü ve bu fonksiyondan çıkan etkisini incelemeğe karar verdim. Bu konu tarih boyunca Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan diğer imparatorluklardaki dil durumunu da karşılaştırıcı bir temel üzerinde incelemeği de akla getirmektedir Böyle bir yaklaşım belirli noktalarda faydalı sonuçlara varmak ümidini verir

Bu karşılaştırmanın temelini oluşturan diğer dillerin tarihine ait etütlerin zenginliğini ve ortaya çıkarılan görüş açılarının çeşitliliğini özellikle Vurgulamak gerekir. Bu yüzden mütevazı bildirimi bu konuyu incelemekte bir ilk yaklaşım, ileri süreceklerimi tartışılması gereken düşünceler olarak kabul etmenizi rica ederim.

Sorunlara geçmeden önce kullanmak istediğim terimleri açıklamama ve yapmak istediğim karşılaştırmanın tarihi boyutunu çizmeme izin veriniz.

İmparatorluk benim için geniş bir sahaya yayılan ve bir hükümdar (kağan, padişah, İmparator vb.) tarafından yönetilen, ne de olsa bunun rolü ile sembolize edilebilen siyası hakimiyetin geniş bir sahaya yayılmış olması, söz konusu bölgede imparatorluğun kurulmasından önce mevcut siyasi birliklerin (krallıkların, beyliklerin vb .) yıkılıp yeni siyasi hakimiyetin çerçevesi içine entegre edilmesi demektir.

Bir imparatorluğun kurulmasıyla söz konusu hakimiyet sahasında yaşayan, kültürü, dini ve dili farklı olan çeşitli halklar bağımsızlıklarını kaybedip bir siyası merkeze bağlanıyorlar.

İmparatorlukta yeni hakimiyet merkezi kuranların dili kendiliğinden anlaşıldığı gibi bir resmi dil haline gelip hayatın her sahasında belirli bir ağırlık kazanır.

Bu dilin bu yeni rol ve fonksiyonundan dolayı bu dil ve imparatorluğa entegre edilen halkların dilleri arasında bir karşılıklı alışveriş kurulmasına yol açılır. Tarihin bize öğrettiği gibi bu alışveriş çeşitli imparatorluklarda pek farklı bir model gösterebilir .

Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasından önce, aynı coğrafi sahalarda, yani Akdeniz bölgesinde dört defa imparatorluk niteliğini taşıyan siyası hakimiyet ortaya çıktı. Büyük İskender`in kurduğu imparatorluğun ağırlık merkezi Doğu Akdeniz bölgesi idi.

Roma İmparatorluğu bütün Akdeniz bölgesini hakimiyeti altında birleştirebildi. Doğu Roma-Bizans İmparatorluğunun ağırlık merkezi, pek kısa bir dönemi gözardı edersek, Kuzey-Doğu Akdeniz bölgesi idi.

Arapların fütühatı Batı Akdeniz bölgesine de başarılı bir şekilde yayılmasına rağmen halifeliğin ilk yüzyıllarındaki ağırlık merkezi Güney-Doğu Akdeniz bölgesine bağlı kaldı.

Herkesçe bilinen bu gerçekleri hatırlattıktan sonra bu imparatorlukların yarattığı, etkisi bugüne kadar uzanan dil durumuna bir göz atalım.

Vaktiyle geniş sahaya yayılan ve Roma İmparatorluğu zamanında bir çok bakımdan Latin dilinin rakibi olan Yunan dili eski rolünü kaybedip konuşulduğu sahalardan geri çekilip Kuzey-Batı Akdeniz bölgesinde bilinen hudutları içinde yaşamaktadır.

Roma İmparatorluğunun resmi dili olan Latince merkezin ağırlığı yüzünden vaktiyle bütün vilayetlerde, yani bütün Akdeniz bölgesinde ve ona bitişik sahalarda kök salabilmiştir .Fakat Latin dili sonralarında Doğuda ve Kuzey Afrika`daki pozisyonunu tamamen kaybetmiştir.

Öte yandan imparatorluğun Batı ve Güney ­Doğu vilayetlerindeki Romanizasyonun sonucunda Latincenin halef dilleri sayılan Yeni Romen dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanca, Portekizce, Romence, Retoromence, Arumence) ortaya çıktı.

Arap fütühatının sonucunda ise Yakın Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinin dil haritası tamamen değişti. Arap dili hakim bir duruma gelmiştir .

Bugünkü bu tablo pek tabii yüzyıllar boyunca süren ve pek farklı cepheler gösteren bir gelişmenin sonucunda vücuda geldi. Ne yazık ki bugün bunun ancak bazı ayrıntıları üzerinde durmakla yetinmemiz gerekir.

Bütün bu gerçekler bize faydalı bir karşılaştırma yapmak geleneğini yaratır. Bu karşılaştırmada temel model olarak sadece Latin dilinin verdiği örnekleri alacağız.

Roma İmparatorluğunun bilinen yayılımı sonucunda Akdeniz bölgesi, Yakın Doğunun belirli bölgeleri, Batı ve Orta Avrupa`nın en büyük kısmı ve Balkanlar tek bir siyasi kuvvetin hakimiyeti altına girdi.

Bu aşağı yukarı 500 yıl süren fütühat dönemine paralel olarak bu bölgelerin ``romanizasyonu`` başladı. Bu terim hakkında bugün her ne kadar tartışma varsa da bu sürecin, ki futuhat döneminden çok daha uzun sürdü, Avrupa`nın dil haritasında yaptığı muazzam değişiklikleri herkes bir gerçek olarak kabul etmek zorundadır.

Romalıların dili, yani Latince ilkin İtalya`daki ``kardeş dillerin 11 yerini, sonra ise İmparatorluğun Batı vilayetlerinde konuşulan dillerin -Baskça hariç -yerlerini almış ve Balkanlarda da kök salmıştır. Muazzam sahalara yayılan bu dil sürecinin özüne bakarsak şu özellik göze çarpmaktadır.

Eski dillerin kayboluşu ve yeni dillerin ortaya çıkışı, yani dil haritasında oluşan ``romanizasyon`` temelinde büyük halk kitlelerin hareketleri sonucunda değil, tersine sadece diller arasındaki temas ve alışverişlerin sonucunda gerçekleşmiştir.

İmparatorluğun tarihinde pek tabii farklı olaylar , örneğin kölelerin başka yerlere sürüklenmesi vb da bilinmektedir .Fakat böyle olaylar , söz konusu olan dil değişikliklerinin tümüne bakarsak, bu süreçte şüphesiz ki istisnai bir rol oynamıştır .

Böylece Romalıların işgal ettiği vilayetlerin ahalisinin hayatı aynı bölgelerde devam etmiştir. Aynı zamanda şüphesiz ki bu ahali imparatorluğun merkezinden veya diğer vilayetlerinden gelenlere nazaran bir çoğunluk durumunda idi.

Gene de yeni düzen dolayısıyla bu vilayetlere gelen asker, memur, tüccar vb. elemanların konuştuğu Latince, yerli ahali tarafından günlük ihtiyaçlar , öte yandan da bu dil tarafından temsil edilen kültürün prestiji yüzünden gittikçe benimsenmeğe başlandı.

Yüzyıllar boyunca süregelen bu süreçte böylece en önemli rolü barış içinde yan yana yaşamak, günlük temaslar ve alışverişler oynamıştır

Devlet ve onu temsil eden asker ve memurlar tarafından bir müdahale olmamıştır , ne de olsa kaynaklarımız böyle olaylara tanık değildir.

Avrupa`da bu süreçte en önemli etken olarak Roma`nın o dönemde bilinen kültür üstünlüğünü kabul edersek, Latin dilinin Y akın Doğudaki başarısızlığını da daha kolayca anlayabiliriz.

Bu bölgelerde ``rakip bir dil`` olarak bilinen Yunanca bu bölgelerin ihtiyaçlarını hem lingua franca, hem de kültür dili olarak Romalıların fütühatından önceki yüzyıllardan başlayarak uzun zaman boyunca başarılı bir şekilde doyurmuştur. Yani Latince Batıda oynadığı rolü bu bölgelerde oynayamadı.

Türk dilinin Anadolu Selçukluları, sonraları ise Osmanlıların dönemindeki yayılıp gelişmesi ve diğer dillerle yanyana yaşamasını incelerken önümüze demin incelediğimiz örneğe nazaran tamamen başka bir tablo seriliyor.

Osmanlı İmparatorluğunun her bakımdan kalbi sayılabilen Anadolu ve Rumeli bölgelerinin Türkleşmesinden bahs ederken bu terimin iki anlamlı olmasına özel dikkat vermemiz lazım.

Türkleşme bir taraftan Türklerin, belirli siyasi kuvvetlerin, yani ister Selçuk devlet ve beyliklerinin, ister Osmanlı devletinin fetihleri sonucunda bu bölgelere yerleşip yaşamağa başlaması demektir.

Öte yandan Türkleşme, terim olarak, belirli bir bölgedeki ahalinin Türk dilini gittikçe benimsemesi ve bu sürecin sonucunda eski dilini unutması anlamına gelir.

Fakat tarihin bize sergilediği örneklere bakarsak temelinde Türkleşmenin ancak birinci modeline, yani Türklerin yarattığı yeni siyasi çerçeve içinde ya kendi inisiyatifi, ya da devletin İskan politikası sonucunda belirli bölgelere yerleşmesine rastlıyoruz.

Yerli ahalinin Türk dilini kabul edip eski dilini terk etmesine ait elimizde örnek varsa da, böyle haller sürecin tümü bakımından bir İstisna niteliğini taşıyor. Başka bir deyişle.

Selçuk ve Osmanlı fetihleri sonucunda Anadolu ve Rumeli`de yerleşen Türkler eski yerli ahaliyle yanyana yaşamağa başlar Bu süreç pek tabii çeşitli diller ve Türkçe arasında çok taraflı temas ve alışverişlere yol açar , fakat eski yerli dillerin kaybolmasına yol açmaz.

Somut örneklere bakalım. Balkanların İslamlaştırılmış bölgelerinde bile yerli ahali, örneğin Doğu Rodoslarda Pomaklar, Batı Rumeli`de ise Boşnaklarla Arnavutlar İslam dinini kabul ettikten sonra kendi dillerini korumuşlardır.

Anadolu`da Hıristiyan Ermeni ve Rumların, ayrıca Müslüman Kürtlerin yüzyıllar boyunca görülen dil bağımsızlığı benzer bir örnek sergiliyor .

Bu hallerin tersine Karamanlıların örneği gösterilebilir. Fakat bu halk gurubunun menşeini, hele onlardaki dil durumunun nasıl ortaya çıktığını hala bilmiyoruz.


Sözün kısası, Osmanlı İmparatorluğunun merkezi sahalarında çeşitli dillerin yüzyıllar boyunca yanyana yaşadığını görmekteyiz. Bu sürecin sonucunda İmparatorluğun bir çok bölgesinde ahalinin iki veya çok dilliliği ortaya çıkmıştır .

Bu hal ise diller arasındaki temas, alışveriş ve karşılıklı etkilemeleri daha da kuvvetlendirmiştir. Bugün söz konusu olan bütün bu dillerde bu olayları ispatlayan bir sürü veriye sahibiz.

Balkan dillerindeki Türkçe alıntıların bu dillerin söz hazinesindeki genişliği bu sahalardaki kuvvetli iki dilliliğin sonucunda ortaya çıkması şüphesizdir.

Aynı zamanda Türkçeden gelen bu alıntılar o dönemde Türkçe bilmeyenler için Türklerle anlaşmada bir basit lingua franca temelini sağlamıştır.

Çeşitli dillerin Türkçe ile ``yapıcı bir şekilde" yanyana yaşamak durumunda gelişmesine ait elimizde bir çok önemli kanıtlarımız da var.

Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan bazı halkların Türk dilini yüksek bir seviyede benimseyip, aynı zamanda kendileri tarafından kullanılan Türkçe için kendi yazılarını uyguladığı herkesçe bilinen bir şeydir.

İmparatorluk dili rolüne ve fonksiyonuna giren Türkçenin imparatorluktaki yayılması ve orada önceden kullanılan dillerle tarihi bağlantısının tablosu Roma İmparatorluğunun tarihinde tanık olabildiğimiz tablodan farklı olduğu bellidir.

Batı Avrupa`daki eski yerli diller belirli bir ``barışçı asimilasyon`` sürecinde kaybolup yerlerini Latincenin halef dillerine verkmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğunda böyle bir asimilasyon dillerin gelişmesinde temel model değildi, tam tersine diller bağımsızlıklarını korumuşlardır .

Bu gelişmenin nedenlerini ileride etraflıca incelemek her halde faydalı olur .İlk akla gelen izah imparatorluğun bilinen millet sisteminin ortaya çıkışında belirlenen prensiplerin dil konusundaki uygulallil1ası olabilir.

Bu sistemde temin edilen ``din ve kültür bağımsızlığı`` böylece pek tabii ``dil bağımsızlığı`` hattını kuvvetlendirmiştir .

Aynı zamanda imparatorluğun hudutları içerisinde konuşulan diller arasında yüzyıllar boyunca pek derin temas ve alışverişlerin oluşması görülmektedir.

Yanyana yaşayan dillerin birbirlerini ne kadar etkilediği hakkında yalnız kelime hazineleri değil, fonetik, morfolojik ve sentaks sistemleri de bilgi veriyor.

Burada bu gayet iyi bilinen ve hakkında sayısız inceleme yapılan olaylara ait örnekler sıralamak gereksizdir sanırım.

Sadece bir tanesini anmakla yetineyim. Türkiye Türkçesinin fonetik sisteminin diğer Türk dillerinin fonetik sistemine nazaran -basit bir terim kullanayım -``daha yumuşak`` oluşu, yani bazı seslerin boğumlama yerlerinin öne kayması da bu olaylardan biri olarak sayılabilir .

İlk defa 19-uncu yüzyılda A. Vambery tarafından farkına varılan bu olay üzerinde duran meslektaşımız, Profesör K. H. Menges bunun anahtarını Türkçe ile Hindi-Avrupai diller arasında uzun yüzyıllar boyunca süregelen temaslarda görmektedir .

İncelediğimiz konunun son noktasına gelirken bir imparatorluk dili haline gelen Türkçenin bir edebi dil olarak gelişmesine bir göz atalım. Bu rolün coğrafi ve siyasi şartları Türk edebi dilinin gelişmesini etkilediler mi, etkilediler ise, bu etki ne şekilde ifadesini bulmuştur sorusuna cevap aramağa çalışalım.

Bu konuyu incelemek bakımından Anadolu`da ortaya çıkan ve Osmanlıların bilinen tarihi rolü sonucunda Rumeli`de de kök salan Türk yazı dilinin gelişmesini Orta Asya`daki Türk yazı dilleriyle karşılaştırmak bir fayda sağlar sanırım.

Bilindiği gibi Orta Asya`da yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazı dilleri bir tek siyasi ve kültür merkezine bağlı değillerdi.

Tam tersine bu yazı dillerinin ­tarihi şartların gerektirdiği gibi -dönemden döneme başka bir merkeze bağlı olduğu, ve böylece arkasındaki lehçe temelinde de belirli bir değişikliğin ortaya çıktığı görülmektedir.

Bu gelişmenin nedeni bellidir: Orta Asya`daki Türk halklarının tarihinde yüzyıllar boyunca daha üstün bir siyasi ve kültür merkezi ortaya çıkmamıştır .

Arka arkaya kurulan, bazıları gerçekten imparatorluk niteliğini taşıyan siyasi formasyonların merkezleri başka başka bölgelere bağlı idi.

Anadolu`ya gelen Türklerin hayatı tamamen başka şartlar içinde gelişmiştir. Bu gelişmede en önemli etken rolünü kuşkusuz ki tarihi miras oynamıştır.

Osmanlıların kısa bir zaman içinde dünya tarihinde pek önemli rol oynayan Anadolu ve Rumeli sahalarına, sonra ise Asya ve Avrupa arasında gerçekten köprü rolünü oynayan İstanbul`a sahip olmaları önceki imparatorlukların payitahtı olan bir iktisadi, siyasi ve kültürel merkeze sahip olmak demekti.

Bu tarihi miras ise Osmanlılar için bir çok şeylerin, böylece yazı dilinin gelişme şart ve yollarını da önceden saptamıştır.

Roma ve Bizans imparatorluklarından sonra Balkanların tekrar tek bir hakimiyet altına gelmesiyle bu bölgeler Osmanlıların Batıya yönelik ilgi ve siyaseti yüzünden imparatorluğun hayatında diğer bölgelere nazaran daha önemli bir rol kazanmışlardır.

Yüzyıllar boyunca bu bölgelere, özellikle Doğu Rumeli`ye yerleşen Türklerin dili yerli ağızların verdiği bilgiye göre imparatorluğun payitahtı ve etrafı ağızlarına paralel olarak gelişmiştir.

İstanbul ve Doğu Rumeli Türkçesin de görülen bu koşutluk dilin yapısında oluşan en önemli değişikliklerde açık bir şekilde göze çarpmaktadır Böylece bugünkü Türk yazı dilinin yapısını bu bölgenin Türkçesine bağlamalıyız.

Eski Anadolu Türkçesi Osmanlılar sayesinde bir yandan Rumeliye de yayılmış, öte yandan da bir imparatorluk dilinin rolü ve fonksiyonunu da kazanmıştır .

Söz konusu olan tarihi olaylar sonucunda ortaya çıkan yeni siyası durum ve onların arkasında saklanan -ve tarihte defalarca görüldüğü gibi -sonraki gelişmeyi de etkileyen tarihi miras Türkçenin gelişmesi için yepyeni şartlar yaratmış ve hayat yolunu büyük bir çapta önceden saptamıştır .

Bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkan dil ve dil durumu belirli bir açıdan Osmanlı İmparatorluğunun yerini alan Türkiye Cumhuriyeti için de bir tarihi miras oldu.. Fakat bu sorunları incelemek bugünkü konumuzun dışında kalır.


Gayreti hizmete hasreden her nefese teşekkürler ediyorum...


Mustafa CİLASUN
Yorum (0) :: Bağlantı

• 20/8/2008 - Dünyada Bir İlk Olmayı Başaran Tarihi Miras

Kategori: Makaleler


Yerden ısıtmalı sistemi ile dünyada bir ‘ilk’ olan İshakpaşa Sarayı, güzelliği ile olduğu kadar makus kaderi ile de gündemde.

Kapıları Moskova Müzesi’nde olan saray 48 yıldır yanlış restorasyon kurbanı. Neyse ki, 100 YTL’nin arka yüzünde yer aldıktan sonra kaderi değişti, kültürel mirası koruma projelerinin ön sıralarında yer almaya başladı.

Sırada ‘restorasyonu tamir etmek’ var...
Osmanlı döneminin Lale Devri’ndeki son büyük eseri olan ve yerden ısıtmalı sistemiyle dünyada ilk olan İshakpaşa Sarayı’nın başına gelmedik kalmadı. Özellikle turistlerin gözdesi saraya, yıllardır gerekli önemin verilmemesi kafalarda hep soru işareti bıraktı.

Devamlı yanlış restore edildiği için gündeme gelen sarayın talihi, 100 YTL’nin arka yüzünde yer alması ile bir anda değişti. 100 YTL saray için adeta bir ilaç gibi gelirken, kültürel mirasın korunması projelerinde ön plana alındı.

Tarihi sarayı gezen ve hayran kaldığını her defasında belirten Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, yanlış restorasyonlara son verileceğini ve bundan sonraki restorasyonun usulüne göre yapılacağını belirtti. Restorasyon çalışmaları için akademisyenler de devreye girdi.

Saraydan öte bir külliye olan İshakpaşa, İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra Osmanlı’da yapılan en ünlü saraylardan biri.

Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin 5 kilometre doğusunda, bir dağın yamacındaki tepe üzerine kurulan saray, 18. yy. Osmanlı mimarisinin belirgin örnekleri arasında yer alıyor.

Sanat tarihi yönünden de büyük değer taşıyan sarayın Harem Dairesi Takkapı Kitabesi’ne göre yapılış tarihi hicri 1199, miladi 1784. Sarayın yapımı 1685 yılında Çıldır atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlatılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’te (99 yılda) tamamlanmış. Tarihî sarayın mimarı ise Ahıskalı ustalar.

Saray, I. Dünya Savaşı’na kadar Beyazıt Sancağı’nın yönetim merkezi olmuş. Sarayın Ağrı Dağı’nı görmeyecek şekilde yapılması dikkat çekiyor.

Bir rivayete göre genç ve güzel kızının Ağrı Dağı’nda yaşayan bir eşkıyaya âşık olmasından rahatsız olan paşanın, sarayı dağı görmeyecek şekilde yaptırdığı anlatılıyor.

Görkemli özel mimari yapısı, anıtsal taç kapıları, haremi, selamlığı, cami ve yüzlerce odası ile görülmeye değer bir şaheser olarak değerlendirilen sarayın her tarafı sır dolu.

Türk mimarisinin en güzel örneklerinden olan İshakpaşa Sarayı, Türkistan, Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerini birleştiriyor. Caminin kubbeleri Türkistan kubbelerini andırır.

Kapıları ise Selçuklu stilindedir. 50X115 metre alanı kapsayan sarayın Harem Dairesi iki katlı, diğer bölümleri ise tek kattan oluşuyor.

Günümüzde ikinci kat tamamen yıkılmış durumda. Saraya ancak doğudaki tepeden açılan bir kapıdan girilir. Diğer tarafları 20-30 metre yükseklikte sağlam duvarlarla çevrili.

Kapıdan, önce dış avluya girilir. Dış avlunun etrafında uşak ve seyis odaları ve tavlalar bulunur. Dış avludan iç avluya kemerli tak şeklinde büyük bir kapıdan girilir.

İç avluda çeşitli odalar ve koğuşlar vardır. Ortadaki harem dairesinin duvarlarında İshakpaşa Sarayı’nı öven yazılar bulunmaktadır. Kapının iki yanında iki aslan heykeli vardır.

Ruslar Doğubayazıt’ı işgal ettiklerinde, burasını karargâh olarak kullanmış ve saraya ait kıymetli eşyaları yanlarında götürmüşler. Bugün sarayın 13x6,5 metre ebadındaki som altından yapılmış kapısı Moskova Müzesi’nde sergileniyor.

Aynı zamanda, dünyada ilk kalorifer tesisatı döşenen saraydır. Ova tarafında evler, diğer yanlarında camiler, mezarlık ve yapılar vardır. Fakat yapıların hepsi yıkılmıştır.

Saray son yıllarda yapılan tamirat ile tamamen yıkılmaktan kurtarılmaya çalışılmıştır. Sarayın bölümleri ise şöyle: Dış cephe, birinci ve ikinci avlu, selamlık dairesi, cami binası, hamam, harem dairesi odaları, merasim ve eğlence salonu, cephanelik ve erzak odaları, türbe binası, fırın, zindan, iç mimariden bazı bölümlerden (kapılar, pencereler, dolaplar, şömineler vs.) oluşuyor.

Yeniden restorasyon için 10 milyon YTL ayrıldı

Yapılan son araştırmalar, mimari yapısı ile dünyanın önde gelen eserlerinden biri olan İshakpaşa Sarayı’nın 48 yıldır yanlış restore edildiğini ortaya çıkarmıştı.

Sarayın mimari yapısının kaybolmaması için yaklaşık yarım asırdır yapılan restorasyon çalışmalarının tarihî saraya zarar verdiği ifade edildi.

Uzmanına değil, müteahhide restore ettirilince zarar gördüğü bilimsel kurulun raporuyla da tespit edilen sarayın yeniden restore edilmesi kararı çıktı. Bu çalışmanın bedeli ise 10 milyon YTL olarak belirlendi.

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, geçtiğimiz yıl ziyaret ettiği İshak Paşa Sarayı’nda çalışmaların iyi yapılmadığından yakınmış, Ağrı Valiliği de talimatlar üzerine bilimsel bir kurul oluşturmuştu.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğretim üyelerinin de aralarında bulunduğu 20 kişilik bilim kurulu, sarayda 1958’den beri devam eden restorasyon çalışmaları hakkında yaptıkları incelemeleri raporlaştırdı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne sunulan raporda, tarihi yapıya büyük oranda hasar verildiği, duvar yüzey kaplamasında dökülme, duvarlarda çatlak, su sızıntısı ve çatının taşıyıcı sisteminde bozuklukların tespit edildiği belirtildi.

Orijinal taşlar yerine yenileri konulmuş

Bilim kurulunda yer olan ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emine Caner Saltık, saraydaki restorasyonun tamamen yanlış olduğunu belirterek, “Sarayda incelemeler ve analizler yaptık. Yapıda problemler ve malzeme bozuklukları var.

Bu tür yapıtları eski haline getirmek zor.” diyor. “İhale, konunun uzmanına değil de, müteahhide verilmiş” diyen Saltık, sözlerine şöyle devam ediyor: “Sağlam, orijinal taşlar çıkarılarak yerine yeni taşlar konulmuş.

Restorasyon aşamasında denetleme yapılmamış. Yağmur koruma detaylarında da eksiklikler var. Ama ilk etapta acil olarak sarayın çatı probleminin çözülmesi gerekiyor.” diye konuştu.


İshakpaşa’nın torunu: Moskova Müzesi’ne dava açacağım

İshakpaşa’nın torunu olarak bilinen Zeki Sürmeli, sarayın kapılarının Moskova’daki müzede sergilenmesine karşı çıktığını ve hakkını arayacağını söylüyor.

En büyük dedeleri İshak Paşa’nın Beyazıt Beylerbeyi’ne miri miran (kolordu komutanı) olarak atandığını vurgulayan Zeki Sürmeli, “Oraya atandıktan sonra İshakpaşa Sarayı inşa edildi.

İshak Paşa’nın oğlu Sürmeli Mehmet Paşa’nın tayini ise Valeşkirt Beylerbeyliği’ne şu anki Eleşkirt’in Toprakkale köyüne çıkmış. Uzun süre orada görev yapan Sürmeli Mehmet Paşa’nın oğlu Ahmet Paşa ise 2. Abdülhamid’in fermanı ile 1908 yılında Erzurum Beylerbeyliği’ne atanmıştır.” dedi.

Ağrı’da yıllardır bal satan Zeki Sürmeli, dedeleri zamanında büyük zorluklarla yapılan İshakpaşa Sarayı’na gerekli önemin ise ancak son zamanlarda verildiğine dikkat çekiyor.

Dünyanın ilgi odağı olan saraya gerekli değerin verilmediğini söyleyen Sürmeli’nin düşünceleri şöyle: “Özellikle restorasyon çalışmaları çok yetersiz ve yanlış yapılmış.

Altın olan kapılarına bile sahip çıkılmadı. Ben Moskova Müzesi’ne karşı hukukî hakkımı arayacağım. Müzede sergilenen kapıları Türkiye’ye getirmek için İnsan Hakları Mahkemesi’ne bile başvurmayı düşünüyorum.”


Mustafa CİLASUN
Yorum (0) :: Bağlantı

• 20/8/2008 - Deccal Nedir?

Kategori: Makaleler


Deccal kelimesi pek çok kişi için bir anlam taşımaz. Çünkü insanların büyük bir bölümü bu konuda çok sınırlı bilgiye sahiptir, hatta bu kavramı hiç duymamışlardır.

Oysa Deccal, Peygamberimiz (sav)'in kıyamet gününün yaklaştığına işaret eden hadislerinde, hakkında çok fazla detay verilen son derece önemli bir kavramdır.

Bu kitabın amacı da Deccal'i hadislerde bildirilen tüm özellikleriyle tarif etmek, Peygamberimiz (sav)in dikkat çektiği bu şeytani gücün yakından tanınmasına vesile olmaktır.

Deccal ahir zamanda (dünyanın son devirlerinde) ortaya çıkacak en büyük negatif gücün adıdır. Hadislerde genelde bir kişilik olarak tasvir edilmektedir, ancak bu bir kişi olabileceği gibi, şiddete ve vahşete eğilimli, şeytani özelliklere sahip ve insanlara zulmeden bir ideoloji de olabilir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde de Deccaliyet bu yönü ile ele alınacak, tüm dünyaya etki eden sapkın bir fikir akımı olduğu gösterilecektir. Bu fikir akımı, adeta bir büyü gibi kitlelere etki eden, tüm saçmalığına ve yanlışlığına rağmen takipçileri olan ve hatta kendi içinde çeşitli mezhepleri bulunan bir akımdır.

Bu akımın, kendi çarpık ideolojisini dünyaya hakim kılmak için, insanları korku ve tedirginliğe iterek karmaşa ve anarşi meydana getirmesi, yeryüzünde huzur ve güvenlik bırakmaması, kitapta üzerinde durulacak bir diğer önemli konudur.

Söz konusu akımın, hedefine ulaşmak için en yoğun şekilde kullandığı yöntemlerden biri, savunmasız insanlara yönelik olan şiddet ve terör eylemleridir. Diğer bir deyişle terör, Deccal sisteminin en önemli aracıdır. Bu araç, Deccal sisteminin takipçileri tarafından adeta bir ayin şeklinde, yani büyük bir histeri ve feveran içinde kullanılır.

Bugün halen dünyanın çeşitli bölgelerinde devam eden savaşlar, çatışmalar, kanlı terör eylemleri, vahşi katliamlar, cinayetler ve soykırımlar, ahir zamanın en önemli şeytani gücü olan Deccal'in eseridir.

Bu sistemin ana hedefi, insanları imandan, güzel ahlaktan, manevi derinlikten, sevgiden, şefkatten ve tüm insani meziyetlerden uzaklaştırıp, onları sevgisiz, saldırgan, vahşetten ve şiddetten zevk alan vahşi birer hayvan haline getirmek ve bu şekilde dünyayı kanlı bir arenaya çevirebilmektir.

Ancak bu planın hiçbir zaman galip gelemeyeceği ve Deccal'in sisteminin mutlaka yok olacağı asla unutulmamalıdır. Oluşturduğu kaosun ve meydana getirdiği fitnenin boyutları her ne olursa olsun, Deccal'in fikir sistemi, hak olmayan tüm diğer fikir akımları gibi Allah'ın bir kanunu gereği yenilmeye ve yok olmaya mahkumdur.

Ve bu yenilgi, Allah'ın izni ile, ihlasla Allah'a yönelen ve yeryüzünde imanın ve güzel ahlakın yayılması için çaba gösterenlerin yaptıkları fikri mücadele ile gerçekleşecektir. Bu, Allah'ın iman edenlere bir vaadidir. Bir Kuran ayetinde, hakkın ortaya konmasının, batılı yok edeceği şöyle haber verilir:

De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)



Mustafa CİLASUN

Yorum (0) :: Bağlantı

• 20/8/2008 - Toprak İnsana Değil İnsan Toprağa Aittir

Kategori: Makaleler




Bu mektup 1854 yılında, bir Kızılderili reisi olan Şef Seattle tarafından Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na yazılmıştır.


“Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum... Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satarsınız? Bunu anla­mak bizler için çok güç! Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır.

Çam ağaçları­nın parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu, halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deney­lerin bir parçasıdır.

Ormanlardaki ağaçla­rın damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız! Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz ölüp yıl­dızlar âlemine göç ettiği zaman, doğduğu top­raklarını unutur.

Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili ger­çek anasının toprak olduğuna inanır.

Washington`daki Büyük Beyaz Reis, biz­den toprak almak istediğini yazıyor! Bu bi­zim için büyük bir fedakârlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir ye­rin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımı­zı söylüyor.

Bu önerinizi düşüneceğiz! Ama gene de bunun kolay olmayacağını itiraf ede­rim. Çünkü bu topraklar, bizim için kutsal­dır.

Nehirler ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal ol­duğunu çocuklarınıza da öğretmeniz gereke­cek. Biz, nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz!

Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? Biliyorum, beyazlar bizim gibi düşünmezler! Beyazlar için bir parça toprağın diğerlerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya ba­kar ve sonra yoluna devam eder.

Çünkü top­rak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır! Beyaz adam topraktan istediğini alınca, baş­ka serüvenlere atılır: Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gö­züyle bakar.

Onun bu ihtirasıdır ki, toprak­ları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir! Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlaya­mayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde "hu­zur" ve "barış" yoktur!

Beyaz adamın kur­duğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğumdan anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka!

İnsan bir su birikintisinin etrafında toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğa­nın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum!

Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yü­zünü yalayan rüzgârın sesini ve kokusunu se­veriz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltem­leri severiz. Hava önemlidir bizler için.

Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yo­ktur! Ancak size bu toprakları satacak olur­sak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.

Çocuklarınıza, havanın kutsal bir şey olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Ataları­mız doğdukları gün ilk nefeslerini bunun sa­yesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefes­lerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim! Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin.

Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum! Yaylalarda cesetleri kokan binlerce bufalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları!

Dumanlar püskürten bu demir atın bir bufalodan daha değerli olduğuna ak­lım ermiyor! Biz sadece yaşayabilmek için avladık bufaloları! Bütün hayvanları öldü­recek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?

Can­lıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün canlıların başına gelenler yarın insanın başına gelir! Çünkü bunlar arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana de­ğil, insan toprağa aittir! Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır.

Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır! Bildi­ğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrı`nız bizimkinden başka bir Tanrı değil! Aynı Tan­rı`nın yaratıklarıyız.

Beyaz adam bir gün belki bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrı`nızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz! Ama Tan­rı, hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ve beyazın farkı yoktur.

Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa sa­ygısızlık, Tanrı`nın kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona Kızılderili`yi boyunduruk altına alma gücü­nü veren Tanrı`nın kaderini anlayamıyoruz!

Tıpkı bufaloların öldürülüşü, ormanların ya­kılışı, toprağın kirletilişini anlayamadığımız gibi... Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş.

Yabani at­lar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun ko­kusuyla dolmuş! İşte o gün insanoğlu için ya­şamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı başlamış olacak”.


İstifade ettiğimiz kaynak Ruhsal arşivin yayınlarındandır. Katkıları için müteşekkiriz...



Mustafa CİLASUN
Yorum (0) :: Bağlantı

Hakkımda

1957 yılı Kayseri doğumlu olan Mustafa Cilasun,bir kamu kuruluşunda idareci olarak çalışmaktadır. Bir edep içinde edebiyatı, terennüm etmeyi paylaşım esası olarak nitelendirmektedir. Sinesinde silinmeyenler olarak iz bırakanları kayıt altına alınmasına inananlardandır...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS

Kategoriler

  • Anı roman
  • Denemeler
  • Duyurular
  • Hikayeler
  • Makaleler
  • Mektuplar
  • Resimler
  • Şiirlerim
  • Arkadaşlar

    reyyann
    oncevefa
    erselsaygi
    sairkisi
    qizlikent
    acemikalem
    uzletizeranu
    metekan
    hsyn125
    karalamadefterim
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:182
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa