Sine-i sürurumdan kopan yapraklar...
• 25/11/2008 - Çok farklı bir mekandı!
Rahmetullahi aleyh; Hacı Hasan Efendi dergâhı diye bilinen, mekâna gittiğimde, Ne hikmetse her zaman kalabalık ziyaretçi grupları mevcut oluyordu!
Enteresandır belki fakat Mekânın kuşatan ikliminde, sessizliğin ön plana çıkması Ve bunu edep sayması, oldukça farklı geliyordu o zamanlar bana.
Gizli ve özel sırlara çözüm sunması, Yeşil yapraklı meyve ağaçların geleceğe ümit aşılaması Ve o anda canlı, tefekkür keyfiyeti sunması, benim ufkumda çağrışımlar yaptı.
Henüz içeriye girmeden Huzur kuşatmıştı benliğimi, adeta beni bir başka, Diyarlara ve daha önce tanımadığım, mekânlara götürmüştü.
Duygularım galeyana gelmiş, Feyiz ikliminde, gönlümün derinliğinde, şevk, heyecan, merak Hepsi birden ve hiç beklemeden, hissiyat beni aniden ihata etmişti.
Sıra ile odaya pür dikkat alınıyorduk, Oradan çıkanların yüzleri kızarmış, gözleri mahzunlaşmış, Ayrılmanın hüznü, her tarafını sarmış bir ruh hali ile, başları Öne eğik vaziyette, adeta şarj olmuş bir yürek serinliğinde bulunuyorlardı!
Yüzlerinden eksilmeyen Tebessümle, bulunanlarla tokalaşarak, Mutlaka en kısa zamanda, yeniden geleceğim, temennisinde Bulunuyorlar ve Allah’a emanet olun dualarıyla müsaade alarak gidiyorlardı.
İçeriye girdik, etrafa baktık, İnsanlar halka olmuş bir vaziyette Zatı muhteremin önünde ve dizlerinin üstünde oturuyorlardı.
Zatı muhteremin üzerinde, Adeta kefeni andıran, beyaz ve uzun bir elbise, onun üzerine Uygun bir yelek giyilmiş, başında özenle işlenmiş bir takke bulunuyordu.
Oldukça beyaz olan yüz siması Ve yanaklarında beliren tebessüm, kuşatıcı oluyordu. Canlılığı nişanesi olan sevinç, kendini hiç gizlemiyor, aşikar olarak gösteriyordu.
Güzele güzellik katan Ve bir bütünü tamamlayan, ağarmış seyrek sakalı vardı. Bu durum hayat ve memat denkliğinde bizleri tefekküre zorluyordu.
Yaşadığı dünyada, mahşerin Haşyetini taşıyan, yüz hatları mevcuttu. Allah’ın bir lütuf olarak verdiği tebessüm cimrilik yapmıyordu.
Dalga, dalga her tarafa yayılıyor Ve mecliste bulunanları rahatlatıyordu. Sohbet vurguların bizleri adeta, yaşanılan mekândan çıkartıyordu.
Ukbanın Derinliğine doğru Sakince ve suhuletle yol aldırıyordu. Peygambere tabi olmayı en büyük fazilet olarak görüyordu.
Sahip olunan değeri, Fevkalade bularak bizlere Bu mirası tanıtıyordu. Peygamber efendimizi o kadar çok özümsemiş ki!
Sanki o anı, Onunla birlikte yaşayarak Terennüm ediyordu ve bizleri hissiyatın zirvesine çıkartıyordu.
Allah’ın Cennetine girmek Asla bir gaye değil, diyordu!
Cemalini Görmenin asıl olduğunu Açık seçik bir kıvamda vurguluyordu.
Hak rızasının önemini, İnsana hizmetin maksadını izah ediyordu. Piri fani ölçeğine fevkalade uygun bir hali bulunuyordu.
Bedeninde Fazla kiloları barındırmıyordu. Sohbet ederken devamlı ağzı kuruyordu.
Gözlerinden Biraz rahatsızlığı vardı. Gözlük takıyordu, şeker hastalığını bir lütuf sayıyordu.
Derdi kim verdi ki, Kime şikâyet edelim diyordu. Güzel ve kıraatine uygun okunan Kur’an ayetlerini dinleyince, Çok etkileniyordu. Ve gözlerinden yaş hilkatince öyle boşalıyordu.
Bu mübarek insan, Hemen okunan ayetlerin bitiminde! Ayetin nüzul sebebini ve anlamını açıklıyordu bizlere.
Ve böylece Dinleyenleri aydınlatıyordu. Var mı bana sorusu bulunan diyerek, misafirlere söz hakkı tanıyordu.
İnsanın kafasına takılan, Müphem bir şey kalmasın diyordu. Şayet kalırsa, kuşku, zan ve ön yargı mantığa galebe çalar buyuruyordu.
İşte böyle bir Allah’ın kuluyla, tanışmam, Benim için en büyük bahtiyarlık olmuştu, etkisi almış ve kuşatmıştı.
Zatını görmeden dahi, Sinemdeki daralmalara kapı aralamıştı. Züht ve takva konusunda, ihsan hususunda duyarlı olan bu insan!
Ve insanlar tarafından Teveccüh gösterilen bir can olarak diğerlerinden Ne farklılık vardı ki, bu insanda, beni bu kadar etkiledi, diye kendime soruyordum.
O insanı görmeden, Mezarlığı en mahrem haliyle yaşadım bir an. Çeşitli meyvelerin, bulunduğu bahçe dünyanın idi ve bir başka güzellikti.
Ama ben burada Bilmediğim cenneti anmıştım. Peygamber ve onun sevgili Rabbine yakın olmam. Rehber olan Kuran’ı ve inmesine vesile olan insanları, sürurla anmıştım.
Huzur ve emin olmanın, Sevincini bizzat yaşadım ve gördüm. Yaşadığım güzelliklerde bunlar gizlidir, işte hikmetleri de budur.
Haktan geldik Ve yine ona döneceğiz diyerek buharlaşmayan, Amellerimizin kurtuluş reçetemiz olacağını idrak ederek, infak yapmalıyız.
Dünya ve nimetlerinin Kimin olduğunu bilerek, tekebbürden uzak durmalıyız. Kur’an ve inmesine vesile olan peygamberini, nefsimizden ziyade sevmeliyiz.
Onun ümmeti için Bıraktıklarını vuslat pusulası olarak görmeliyiz. Tüm bunlara rağmen Allah ve resulüne yabancı kalıyor isek. Nefsimizin hazin ve trajikomik durumunun, Kimseyi de şefaatçi yapmayacağını mutlaka bilmeliyiz. Bu satırları "Nakşeden izler" adlı kitap çalışmamın 1979 yıllarında ki bizzat yaşadıklarımdandır. Cenabı Hak şefaatine nail eylesin İnşaallah diyor ve selam eğliyorum.
Mustafa CİLASUN |
Yorum (1) :: Bağlantı
|
• 24/11/2008 - Bir öğretmen anılırken!
Henüz ilkokul üçüncü sınıfta okuyordum. Çok kalabalık bir sınıf mevcudumuz vardı o yıllarda. Aysel isminde ve hayli zayıf olan sarışın bir öğretmenimiz vardı. Fevkalade asabi ve toleransı pek olmayan, çok kızan ve hatta vurandı. Ne vakit eviyle alakalı bir niyet aklına gelse… Hemen ben, yanına çağırarak, dileğini söyle ve tembihlerdi. Evleri çok uzaklarda olması nedeniyle koşarak gidip gelmek zorundaydım. Çanım çıkardı ve soluk soluğa kan ter içinde sınıfa çok takatsiz düşerdim. Bazen öyle oludu ki iki, üç kez tekrarını yapardım. Haftanı beş gününün en az üçünde onun özel işleriyle uğraşırdım. O kadar uzak mesafeden çiçekler okula getirtir ve daha sonra götürürdüm. Sınıf arkadaşlarıma ve okul harici tanıdığım insanlara çokta mahcup olurdum. Bu hazin durumu ne anneme ve ne de babama söylemezdim. Kendi halimde ve çaresiz nefesimle sabreder ve hiç ses etmezdim. Fakat çok isteksiz olduğum halde ve hatta nefrete dönüşse de nefeslenirdim. Yine bir gün hastaydım hem başım ve hem de karnım ağrıyordu. Okula zar zor gelmiştim. Zira o yıllarda doktora girmek meşakkatliydi. Alel usul bir takım tavsiyelerle ve sancılar eşliğinde nefeslenmek zorundaydım. Bizzat korkuyordum öğretmenden, yine çağıracak diye. Nihayet korktuğum başıma gelmişti ve acele yanıma gel demişti. Büyük bir gayretle yanına geldiğimde kulağıma eğildi ve anahtarı vermişti. Kendi kendime kahretmiştim, okuldan ve dolayısıyla okumaktan çok ürkmüştüm. Eşiyle anlaşmazlığı vardı ve bariz bir şekilde yansıtırdı. Fakat öğrencilere hiç şefkat gösteremediğinden seveni pek olmazdı. Her nasılsa benim canımı okumuştu ve şevkimi de sınırsız soldurmuştu. En garibime giden de ayak tırnaklarını sandalyeye uzatarak kesmesiydi. Ne vakit öğretmenler günü aklıma gelse, hüzün kuşatırdı. Hadisenin bir istisna olması belki manidardı, fakat öğretmen olunca… Öğrenciler içinde edep ve vicdan duyarlılığı dikkate alınmayınca nakşediyor… Yıllar ne kadar göçüp gitse de, izleri ve silinmeyen enleri hafızada acıyla kalıyor… Dikkat etmek, kalbi hissedişe yönelmek, sevgiyi esirgememek dileğiyle… Mustafa CİLASUN |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 20/8/2008 - İstanbul’da Osmanlı Dönemi Hanım Hayır Severler ve Vakıfları
İstanbul’da Osmanlı dönemi hanım hayır severler
Fatih Sultan Mehmet’in annesi HÜMA SULTAN: Sultan `ndan Tacettin İbrahim Bey`in kızı Hatice Alime Hüma Hatun, Fatih Sultan Mehmed`in yanında, İstanbul Fatih Külliyesi`ndeki Fatih Camii`nde yatmaktadır.
Bir keresinde kendisine sorarlar Fatih Sultan Mehmet’i nasıl yetiştirdiniz diye...Onun cevabı çok kısadır:” Mehmet`i emzirmeye başlarken Yasin Suresini okurdum... O hep Yasin Suresini dinleyerek büyümüştür...”demiştir.
Gülbahar Hatun; II. Bayezid ile Gevher Sultan`ın annesi Fatih Sultan Mehmet Han`ın hanımı: Özellikle Edirne’de kendi adına yaptırdığı cami, külliye ve çeşmeleri vardır.
II. Bayezid`in zevcesi Hüsnüşah Sultan 1490 - 1503 yıllarında oğlu ile birlikte Manisa`da bulunduğu sırada kurdurduğu Hatuniye Camii`nin yanında tesis edilen Hüsnüşah Sultan Kütüphanesi`nde 401 yazma eser bulunmakta idi.
Neslişah Sultan: 1522’de Sultan II. Beyazıd’ın torunu Neslişah Sultan Edirnekapı civarında camisi ve adına kurulmuş bir mahalle vardır.
Yavuz Sultan Selim`in zevcesi Hafsa Sultan, oğlu Şehzade Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman)`ın sancak şehri Manisa`da valilik yaptığı sırada ona refakat etmiş ve burada; cami, medrese, kütüphane, imaret, hânkah, şifahane, hamam ve sıbyan mektebinden oluşan bir külliye oluşturmuştur.
Külliye içindeki şifahane Osmanlı Devletinde kadınlar tarafından yaptırılan ilk şifahane olup burada, ruh hastaları musıkı ile tedavi ediliyordu. Vakfiyeye göre 117 kişi vakıfta görevli idi, görevlerini yerine getirmeyenlerin azledilmesi şartı vardı, günde iki kez sabah ve ikindi vakitlerinde yemek dağıtılması, fakir talebelere yardım verilmesi de diğer şartlar arasındadır.
Kanuni Sultan Süleyman`ın zevcesi Hürrem Sultan: Mimar Sinan`a yaptırılan cami, medrese, şifahane, hamam, kervansaray ve su tesislerinin bulunduğu Haseki Külliyesi ve yine Hürrem Sultan adına yaptırılan Ayasofya’nın karşısında yaptırılan Çifte Hamam bulunmaktadır. 1550`de Hürrem Sultan adına kurulan Manisa ve Haseki darüşşifaları da vardır.
Kanuni Sultan Süleyman`ın kızı Mihrimah Sultan: Edirnekapı ve Üsküdar`da olmak üzere iki külliyesi bulunmaktadır. Üsküdar Meydanı`nda, iskelenin karşısında yer almaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman`ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Külliye Mimar Sinan`ın eseridir. Külliye bir cami, medrese, türbe, sıbyan mektebi, han, imarethane ve tabhaneden oluşmaktaydı. Bunların ancak bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.
II. Selim`in zevcesi ve III. Murad`ın annesi Valide Nurbanu Sultan: Kendisi tarafından Mimar Sinan Ağa`ya yaptırılan "Valide-i Atik" külliyesinde medrese, şifahane, imaret, çifte hamam ve sıbyan mektebi vardır. Nurbanu Sultan İstanbul`da su yollarını yaptırmış ve bu tesislerle İstanbul`da su birkaç semte de çeşmelerden verilmiştir.
İsmihan (Esma) Sultan: Sultan II. Selim`in büyük kızı ve Sokullu Mehmet Paşa`nın hanımı İsmihan (Esmehan) Sultan vakfıdır. Camiisi vardır.
III. Murad`ın zevcesi Safiye Sultan: Valide sultan tarafından yaptırılan Yeni Camii`in temelleri 1597 yılında atılmıştır, ancak caminin tamamlanması Turhan Valide Sultan`a nasip olmuştur. Safiye Sultan ayrıca Mısır`daki emlakını Mekke, Medine ve Kudüs`te Kur`an okuyacak 120 hafız ile, Mekke`deki sebil, mescid ve kuyulara bakacak hizmetlilere vakfetmiştir.
I. Ahmed`in eşi IV. Murad`ın annesi Mahpeyker Kösem Sultan: osmanlı tarihinin bilinen en önemli kadınlarından biridir. Büyük bir servete sahip olan Kösem Sultan Üsküdar`da Çinili Camii, Çinili Hamamı ve yanında sıbyan mektebini, sebil ve çeşmesini yaptırmıştır.
Ayrıca her yıl Kabe yollarında bulunan fakirlere Surre Alayı ile gönderilmek üzere para vakıfları tahsis etmiştir. Kösem Sultan`ın başlattığı Çanakkale hisarlarının yapımı Turhan Valide Sultan zamanında tamamlanmıştır.
Hatice Turhan Valide Sultan`ın hayratları arasında, 1663 tarihli vakfiyesine göre; mektep, darul hadis, sebil, çeşme, hünkar kasrı, türbe ve çarşı vardı. Özellikle bugünkü Yeni Cami’nin tamamlanmasını sağlamıştır.
IV. Mehmed`in eşi ve II. Mustafa`nın annesi Gülnuş Emetullah Sultan, Hac yolunda çeşmeler, sebiller yaptırmıştır. 1709 yılında "Sultan Suyu" adıyla anılan su yollarını yaptırmış ve bununla Yeni Cami`ye ve Ahmediye Camii`ne su getirilmiştir. trboard.org
Bezm-i Alem Valide Sultan: osmanlı tarihinin en hayırsever sultanlarından biri olan yaptırdığı eserler arasında; Gureba Hastahanesi ve Bezmi Alem Valide Sultan Mektebi en önemlileridir. II. Mahmud`un zevcesi ve Abdulmecid`in annesi Bezmi Alem Valide Sultan, hem hastahanenin hem de mektebin vakfiyesinin hazırlanması ile bizzat ilgilenmiştir.
100 yataklı olan hastahanenin vakfiyesinde; "Şayet bir hastanın iyileşmesi için limon gerekse ve limonun değeri bir altın lira olsa dahi alına" ifadesi vardır. Ölümünden sonra tamamlanan Dolmabahçe Camii yine Bezmi Alem Valide Sultan`ın hayratıdır.
Pertevniyal Valide Sultan II. Mahmud`un eşi ve Abdülaziz`in annesinin hayır eserlerinin başında Aksaray`da bulunan cami, yanında çeşme, kütüphane, mektep ve müezzin odaları bulunmaktadır.
Adile Sultan: Sultan Abdülaziz’in kızkardeşidir. Adile Sultan`ın kızı Hayriye Sultan tüberküloz hastalığına yakalanmış olduğundan Validebağ Sanataryumu`nu yaptırmıştır.
Divan ve tekke edebiyatını iyi bilen ve Osmanlı hanedanı içinde Divan’ı olan tek kadın şair Adile Sultan’dır. Ayrıca Adile Sultan adıyla bilinen kız mektebini yaptırmıştır.
III. Ahmed`in kızı Zeynep Hatun da yaptırdığı vakıf mektepde okuyan öğrencilere günde bir akçe, yılda bir defa elbise veriliyordu.
Fatih Şehremini`deki Fatma Sultan, Sultan III. Ahmet`in 1704`te doğup 29 yaşında ölen kızı. III. Ahmet, Fatma`yı dört yaşındayken kubbe veziri Abdurrahman Paşa`ya vermeyi düşünüyor, vazgeçiyor.
Beş yaşındayken silahtar Ali Ağa ile nişanlıyor ve nişandan iki gün sonra da nikâhlıyor! Ali Ağa, önce damat ve paşa, sekiz yıl sonra da sadrazam oluyor. Sadrazam Damat Silahtar Ali Paşa, 1716`da Petervaradin Savaşı`nda şehit düşüyor ve Fatma Sultan 12 yaşında dul kalıyor.
13 yaşında, sadaret kaymakamı Nevşehirli İbrahim` le evlendiriliyor. İbrahim oluyor Nevşehirli Damat İbrahim Paşa... İkinci evliliği 13 yıl sürüyor ve Fatma Sultan 26 yaşındayken 1730 Patrona Halil İsyanı ile kocası öldürülüyor; babası tahttan indiriliyor.
Yeni padişah I. Mahmut, Çırağan Sarayı`nda oturmasına izin veriyor, ama Fatma Sultan üç yıl sonra ölüyor. Fatma Sultan`ın Cağaloğlu`nda yaptırdığı ve ayaklanmada yıkılan sarayının yerinde bugün tarihi ve turistik Cağaloğlu Hamamı bulunuyor
III. Mustafa`nın zevcesi ve III. Selim`in annesi Mihrişah Sultan vakıflarının başında Eyüp`te bulunan imaret ve Eyüp Camii içindeki medrese, şifahane ve kütüphane gelmektedir. Medrese daha sonra 1837`de garipler ve bekarlar için bir şifahaneye dönüştürülmüştür. trboard.org
Cemile Sultan, Padişah Abdülmecid`in 37 çocuğundan biri. İstanbul’da bilinen çeşmesi ve mektebi vardır.
Hanedana mensup olmayan veya Padişahın cariyelerinden olan hanımlarda servetleri ölçüsünde İstanbul`un çeşitli yerlerine vakıf eserler nakşeden birkaç Osmanlı kadınının hayratları da şöyledir:
"Yedi Sofralı Sakine Hatun" Vakfı; İstanbul`da Topkapı dışında cami, imam meşrutası, sebil, sebil meşrutasından oluşuyordu. Ancak bu vakfın en önemli özelliği; caminin yanında bulunan sebil ile verilen su, mermerden yapılan sofra ve sabit bir tuzluğunun bulunmasıdır.
Burada fakir fukaraya günde yedi defa sofra kurulur ve yemek verilirdi. Bu hizmet 400 yıl devam etmiştir. Bu yüzden Sakine Hatun tarafından yaptırılan vakfa "Yedi Sofralı Sakine Hatun" denilmiştir. Bu hayrat 1965 yılında yıktırılmış ve üzerinden yol geçmiştir.
Kıbrıs Beylerbeyi Ahmed Paşa`nın eşi Perîzad Hatun yaptırdığı zaviye, mescid ve çeşmenin yanında borçlu mahkumları kurtarmak için para vakfı oluşturmuştur.
Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi`nin kızı Sitti Hatun 1525 yılında İstanbul`da medrese yaptıran ilk kadınlardan biridir. Çoğunluğu 1823 yılında İstanbul`da kadınlar tarafından yaptırılan 71 mektep vardır.
Kamer Hatun Camii: 1911’de Mimar Kemalettin Bey tarafından inşa edilen Kamer Hatun Camii kurtulabilmişti. Modern zamanların ilk önemli mimarlarından biri olan Mimar Kemalettin Bey’in eseri olan caminin içini görmeden güzelliğini anlayamazsınız.
Beyoğlu Tarlabaşı`ndaki Kamer Hatun ya 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim`in ya da 18. yüzyılda Sultan III. Selim`in sütninesi. Kamer Hatun yaptırdığı camiyle mahalleye adını bırakıyor. Cami, bugün İngiliz Konsolosluğu`nun hemen altında
Gülfem Hatun Camii: Üsküdar`daki Gülfem Hatun, Kanuni Sultan Süleyman`ın cariyelerinden. Sonradan kadınları arasına giriyor. Hürrem Sultan gibi Kanuni`yi kendine âşık eden bir kadın, İstanbul`da bir mahalleye adını bırakamazken bunu Gülfem başarıyor... Kanuni`den beş yıl önce 1561`de ölüyor....
Üsküdar Sultantepe`deki Hace Hesna Hatun, bugün Hacı Hesna Hatun olarak anılıyor. Hace; hacca giden kadın. Hesna Hatun, Kanuni Sultan Süleyman`ın Hürrem`den olan kızı Mihrimah Sultan`ın dadısı. Mihrimah, küçükken geçirdiği bir rahatsızlık üzerine temiz hava alsın diye dadısı ile birlikte Üsküdar sırtlarına gönderiliyor.
Gayretini hizmete hasreten tüm nefeslere teşekkürler ediyorum...
Mustafa CİLASUN
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 20/8/2008 - Ecdadın Nefesleriyle Dem Bulan Şâir Sultanlar
Birkaç ay önce sohbetine iştirak ettiğimiz İskender Pala`dan da işitmiştim, ama bir türlü hatırlayamıyordum şâir sultanların adını ve sayısını. Zihnimi kurcalayınca yirmi dokuz sayısına itibar ettim, ama emin olamayınca küçük bir araştırma yapma gereksinimi duydum.
Sahi, siz biliyor musunuz kaç tane padişahın şâir, bestekâr, hattat... yani kısacası sanatkâr olduğunu? Âcizâne, taze bilgilerimi sizinle paylaşmak istiyorum bu hususta.
“ŞÂİR SULTANLAR *
Osmanlı hânedanı, diğer pek çok hânedandan farklı olarak tarih sahnesinde sanatkâr mizaçlı sultanlarıyla yer almıştır. İyi bir eğitimden geçen Osmanlı şehzadeleri ve sultanları, daha ziyade mû*îye ve şiire ilgi göstermişlerdir.
Osmanlı sarayının diğer Türk devletlerinde de olduğu gibi, sanatçıları ve ilim adamlarını desteklemesi, kültür ve sanat hayatını canlı tutmuştur. Osmanlı padişah, şehzâde, sultan ve diğer hânedan mensupları birçok sanat faaliyetini destekleyerek ve sanatkârları himâye ederek bu hususta adeta birbirleriyle yarışmışlardır.
Daha Anadolu Beylikleri döneminde, beyler arasında bir yarışa dönüşen himâye, teşvik ve takdir anlayışı, aynı nitelikte Osmanlı sarayında da devam etmiştir. Osmanlı sultanları devrin ünlü şairleriyle dostluklar kurmuş ve şiir sohbetlerinde bulunmuşlardır.
Daha ilk öğrenimleri sırasında kuvvetli bir dil ve edebiyat eğitimi alan sultanlardan pek çoğu şiir yazmış, bir kısmı da divân tertip edecek kadar şâirlik vasıflarını ön plâna çıkarmışlardır.
Osmanlı padişahları arasında ilk şiir söyleyen II. Murâd`tır. Murâdî mahlasıyla şiirler yazan II. Murâd hakkında Tezkireci Latîfî şunları söylemektedir: "Her ne kadar kendileri nadiren şiir söylerse de saltanatı süresince şiir ileri seviyede rağbet buldu.
Rivayet edilir ki haftada iki gün şair ve bilginleri toplayıp dikkat ve iltifatla, baştan sona dinler, tartışmayı başlatmak için de her hafta her konu için tartışmacılar tayin edermiş." (İsen, 1990:68 )
Güzel sanatların çeşitli dallarıyla ilgilenen Fatih Sultan Mehmed (1432-1481) de özellikle resme, şiire ve müziğe büyük önem vermiştir. Fatih, Avnî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Fatih`in şiirlerinde Şeyhî ve Ahmed Paşa`nın etkisi görülür. Fatih’in şiirlerinde ön plâna çıkan en önemli husus, derin bir lirizm ve samimiyettir.
Fatih`in hâlefi II. Bayezid (1448-1512) de âlim ve sanatkâr bir sultandır. Adnî mahlasıyla şiirler yazan ve bir "Divân" tertip eden II. Bayezid, Türkçe`nin Çağatay lehçesini ve Uygur harflerini de bilirdi. Adnî Divânı, aynı zamanda Osmanlı padişahları tarafından tertip edilen ilk mürettep divandır.
Ünlü İranlı şâir Molla Câmî`ye her yıl bin filori gönderdiği bilinen II. Bayezid, Zenbilli Ali Efendi, Molla Latifî, Sâdî Çelebi, Müeyyedzâde Abdurrahman, Necâtî, Ahmed Paşa, Ca`fer Çelebi, Sâfî, Behiştî ve Zâtî gibi devrin ünlü âlim ve sanatkârlarını desteklemiştir.
Kardeşi Cem Sultan`la saltanat mücadelesine girişen ve uzun süre bu gâileyle uğraşan II. Bayezid`in, Cem Sultan`la manzum mektuplaşmaları da bilinmektedir. Bayezid`in oğlu olan ve "Harîmî" mahlasıyla şiirler yazan Şehzâde Korkut (1470-1512), klâsık edebiyatımızın şekil ve muhtevasını iyi bilen sultan şairlerdendir. Şehzâde Korkut`un şiirleri yakın zamanda yayımlanmıştır.
Sultan şâirler arasında şiirlerinde şahsî duygularını ifade etmede en başarılı sayılan şair, hiç şüphe yok ki Cem Sultân (1459-1495)’dır. Şiir ve edebiyatla çok küçük yaşlardan beri meşgul olmuş bir şehzâde olan Cem`in çevresinde, adına "Cem şâirleri" denen bir grup şâir bulunmuştur. Cem Sadisi, Haydar Bey, Sehâî, Kandî, Şâhidî gibi dönemin ünlü şairlerinden oluşan bu gruptan bazı şâirler, Cem`i gurbette de yalnız bırakmamışlardır.
Cem Sultan, şiirlerinde yaşadığı sıkıntıları, oldukça duygulu bir anlatımla dile getirir. Cem Sultân şiirlerinde, daha ziyade vatan hasretini, aşk, tabiat, dinî ve tasavvufî konuları işlemiştir. Şairin geniş kültürü, şiir bilgisi, hassasiyeti, onun şiirlerine, zengin bir muhtevayla birlikte güçlü bir dış yapı da kazandırmıştır. Cem Sultan`ın Türkçe Divânı`nın birçok baskısı bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti`nin büyük hünkârlarından Yavuz Sultan Selim (1470-1520), Farsça`yı çok iyi bilen ve bir Farsça Dîvân tertip edecek derecede bu dilde şiirler yazabilen bir sanatçıdır. Yavuz, Arapça şiirler de yazmıştır. Felsefe, edebiyat, matematik ve dinî ilimler konusunda geniş bilgi sahibi olan Yavuz Sultan Selim`in Türkçe şiirler yazdığı söylense de bunda kesinlik yoktur.
Solak-zâde Tarihi`nde onun Türkçe şiirler de yazdığına dair şu bilgiler verilmektedir: "Hayatları boyunca, Türkçe şiir söylemediğini tarihçiler kaydetmişlerdir. Amma bazılarının rivâyetine göre -aşağıdaki- beyit kendilerinden sâdır olmuştur. (
...) Çaldıran sahrasında Şah İsmail ile karşılıklı saflar bağladığında, onu bozduktan sonra arkasından takip etmek istemesine yeniçeri taifesi mâni olmuş idi. İster istemez, kendilerini geri döndürmüşlerdi. Bu beyti ise orada söyledikleri sâbit olmuştur: Cihânın gerçi nûş ettim yedi tasından geçen zehrin Velâkin zehr-i katilden beter buldum meğer kahrin" (Çabuk, 1989:96)
Osmanlı sultanları arasında en çok şiir yazan sultan şâir unvanına sahip olan Kanunî Sultan Süleyman, şiirlerinde Muhibbî, Meftûnî ve Âcizi mahlaslarını kullanmıştır. Kanûnî Sultan Süleyman, biri Farsça olmak üzere iki Divân sahibidir. Muhibbî Divânı`nda 2799 gazel bulunmaktadır.
Şiirlerinin toplamı 15935 beyite ulaşmaktadır. Bu haliyle o, aynı zamanda Divan edebiyatının en hacimli divânını kaleme alan şairdir. Kanunî Sultan Süleyman devrinde Bâkî, Zâtî, Hayâlî ve Fuzûlî gibi büyük şairler yetişmiş ve bu şâirlerin birçoğu Sultanın yakın ilgisine ve himayesine mazhar olmuştur.
Muhibbî, dönemindeki şâirleriyle mukayese edildiğinde hiç de küçümsenmeyecek bir sanatkâr olarak karşımıza çıkar. Bilhassa Divan şiirinin zirveleri kabul edilen XVI. Yüzyıl şâirleriyle aynı sanat ikliminde at koşturması ve ortaya koyduğu eserlerin, bu yüzyılın ulaştığı estetik seviyeye uygunluğu, onun devlet idaresinde olduğu kadar, şiir alanındaki başarısını da ortaya koymaktadır.
Kanunî`nin şehzâdeleri olan Mustafa, Bayezid, Selim ve Cihangir de şiirler yazmışlardır. Çok iyi bir eğitim gören bu şehzâdelerin her biri talihsizlikler neticesinde Kanunî`nin gözleri önünde yok olup gitmişlerdir. Bunlardan bilhassa Şâhî mahlasıyla şiirler yazan Şehzâde Bayezid (1527-1562) ile Kanunî arasında cereyan eden manzum mektuplaşmalar gerek Osmanlı tarihi, gerekse Divan şiiri açısından türünün orijinal örnekleridir.
Osmanlı tahtında sekiz yıl oturan bir diğer sultan şair II. Selim (1524-1574)`dir. Alî, Sâmî, Hâtemî, Firâkî, Ferdî, Nigârî, Nihânî gibi dönemin şair, âlim ve musikişinâslarını koruyan II. Selim, Selimî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Ancak II. Selim`in şiirleri oğlu III. Murad (1542-1595)`ınkiler kadar kuvvetli değildir.
Murâdî mahlasıyla şiirler yazan III. Murad, Osmanlı şiir tarihinde en fazla gazel yazan şairlerdendir. III. Murad`ın Türkçe Divânı`nda 1566 gazel bulunmaktadır. Divanındaki mülemmâlar, şairin Türkçe`yle birlikte, Arapça ve Farsça`ya hâkimiyetini de göstermektedir.
Sultan III. Murâd`ın Türkçe Divânı dışında, biri Arapça ve biri Farsça olmak üzere iki divânı daha vardır. Osmanlı padişahlarının en bilginlerinden sayılan III. Murad, Şeyhülislâm Mehmed Sâdeddîn Efendi, Bekaî Efendi, Şeyh Şücâ Efendi, Tiryakî Hasan Paşa gibi devrin ünlü hocaları tarafından yetiştirilmiştir. Murâdî`nin birçok şiirinde tasavvufa temayülünü görmek mümkündür.
III. Murad`ın oğlu Sultan III. Mehmed (1566-1603) de şair olup Adnî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Onun şiirlerinde de babasının şiirlerindeki tasavvufî birikimi görmek mümkündür.
Şiirlerinde Bahtî mahlasını kullanmış olan I. Ahmed (1590-1617), Mevlevî olmakla beraber, Şeyh Üftâde müridlerinden olan ve Bayramiyye`nin Celvetî kolunun pîri ünlü mutasavvıf Aziz Mahmud Hüdâyî (1543-1628)`ye bağlı idi. Bu bağlılık, aynı zamanda her ikisi de şair olan I. Ahmed ile Hüdâyî`nin şiirlerine de yansımıştır. Münâcât, Ramazaniye, İdiyye, Mersiye, Tarih, Tahmis, Murabba, Şarkı, Na`t, Gazel gibi şiirin hemen her şeklinde ve türünde örnekler vermiş olan I. Ahmed, bir kısmı bestelenerek tekkelerde okunan coşkulu şiirler yazmıştır.
Osmanlı tahtının talihsiz sultanlarından olan II. Osman (1604-1622) da şairdir. Aziz Mahmud Hüdâyî`ye bağlı olan II. Osman, Fârisî mahlasıyla şiirler yazmıştır. II. Osman`ın gazel, murabba ve müfredlerden oluşan divanı Topkapı Sarayı Kütüphanesi`ndedir.Tahta henüz 11 yaşındayken çıkan IV. Murad (1612-1640) da "Murâdî" mahlasıyla şiirler yazmıştır.
IV. Murad, kendi devrinde yaşayan Şeyhülislâm Yahya, Nef`î, Nev`izâde Atayî, Ganizâde Nadirî, Azmizâde Hâletî, Cevrî gibi şairleri desteklemiştir. IV. Murad`ın, Hâfız Ahmed Paşa`nın Bağdad`ı muhasara ettiği halde, şehri almaya muvaffak olamaması karşısında, Paşa`ya olan öfkesini nazmen kaleme alması orijinal bir örnektir.
Osmanlı şiiri, devletteki sosyal ve siyasî çözülmenin aksine, sürekli bir gelişme ve yenilenme hâli yaşamıştır. Divan şiiri, XVI. yüzyılda en parlak dönemini yaşadıktan sonra, sosyal, siyasal ve ekonomik düşüşe zıt olarak, yeni ve farklı bir üsluplar içerisinde gelişmesini sürdürmüştür.
Osmanlı sarayı, gerek Gerileme Dönemi`nin başladığı XVII. yüzyılda ve gerekse çözülmenin, artan gâileler ve ortaya çıkan sosyal buhranlarla iyice toplumu sardığı XVIII. yüzyılda, şiirin bu kendine has gelişmesinden bigâne kalmamıştır.
Bu dönemde ard arda tahta çıkan IV. Mehmed (1642-1693), II. Ahmed (1643-1695), II. Mustafa (1664-1703), III. Ahmed (1673-1736), III. Mustafa (1717-1774) ve III. Selim (1761-1808) gibi sultanlar da şiir yazmışlardır. II. Ahmed mahlas olarak "Ahmed" ismini tercih etmiştir.
Sultan II. Mustafa,"İkbâlî", III. Ahmed "Necîb" , III. Mustafa "Cihângîr" ve III. Selim de "İlhâmî" mahlaslarıyla şiirler yazmışlardır. III. Ahmed, aynı zamanda hattat idi. III. Ahmed, sarayın arz odası üzerindeki besmeleyi de bizzat kendisi yazmıştır. III. Ahmed devrinde İstanbul`da yapılan çeşmeler, şair ve hattat sultanın şehir mimarisine verdiği önemi de göstermektedir.
Osmanlı padişahları, sadrazam, vezir ve devlet ricali saray, konak ve evlerini her türlü sanat etkinliklerine açarak sanatın gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Bu bakımdan, Osmanlı şiirinin gelişmesinde padişah ve diğer devlet ricalinin destekleriyle oluşturulmuş "edebî muhitler"in önemi büyüktür.
Necip mahlasıyla şiirler yazan III. Ahmed aynı zamanda, "Lâle Devri" olarak anılan kültür ve sanat hareketinin de baş mimarı olmuştur. Nedîm gibi, Divân şiirinin usta sanatçılarından birinin yetişmesi, Lâle Devri`nin sanatçıya sunduğu imkânlar neticesinde gerçekleşmiştir.
Osmanlı Devleti`nin musikişinas sultanlarından IV. Mehmed ve III. Selim`in besteleri bilinmektedir. Özellikle III. Selim`in "Sûz-ı Dil-ârâ" makamını icâd ettiği, devrin ünlü şairi Şeyh Gâlib`le yakın dostluğu neticesinde, Galata Mevlevihanesi`ne sık sık giderek Gâlib`le şiir sohbetlerinde bulunduğu bilinmektedir.
Şeyh Gâlib, bu dostluğun nişânesi olarak III. Selim için on kaside, yirmi altı tarih, bir terci` ve bir kısa mesnevi kaleme almıştır. III. Selim`in nakış yürük semai sûzidilârâ bestesi olan : "Âb ü tâbıyla bu şeb hâneme cânân geliyor" bestesi ünlüdür.
Bir padişahın, ümmi olduğu bilinen şair Mürekkepçi Enverî`nin şu beyitini de bestelemiş olması, Osmanlı sultanlarının engin sanat kültürünü ortaya koymaktadır: N`ideyim sahn-ı çemen seyrini cânânım yok / Bir yanımca salınır serv-i hırâmânım yok. III. Selim`in pek çok makamda 103 civarında beste yaptığı bilinmektedir. Padişahın yirmi eserinin güftesi, bizzat kendisinin yazdırdığı tek nüshası bilinen "Güfte Mecmu`ası"nda bulunmaktadır.
Osmanlı sultanlarından II. Mahmud (1784-1839) ve kızı Âdile Sultan`ın da sanatçı kişilikleri üzerinde durmak gerekmektedir. Hat ve musikî ile de uğraşan II. Mahmud, Adlî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Mahur, Hicaz ve Hisarbuselik şarkıları bilinmektedir.
II. Mahmud`un kızı Âdile Sultan, Osmanlı hânedanında Divan tertip etmiş yegâne kadın şairdir. Hece vezniyle de şiirler yazmış olan Âdile Sultan`ın şiirlerinde, Yunus Emre, Fuzûlî ve Şeyh Gâlip gibi şairlerin etkisi görülür.
Osmanlı Devleti`nin sanatkâr sultanlarından biri de II. Abdülhamîd (1842-1918)`dir. Onun şiir ve musikiyle ilgilendiği, gerek kendi hâtırâtında gerekse yakınlarının naklettiklerinde dile getirilmiştir. II. Abdülhamîd`in 1909`da tahttan indirilmesinden sonra yerine geçen Sultan Mehmed Reşâd (1844-1918)`ın Çanakkale zaferi üzerine yazdığı şiiri de Osmanlı sultanlarının şiir serüveni bakımdan önem taşımaktadır.
Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülaziz (1830-1876), Batı müziğiyle ilgilenen ağabeyi Sultan Abdülmecid`in aksine, Türk müziğini tercih etmiştir. Ney üflemede de mâhir olan Sultan Abdülaziz`in besteleri arasında Şevkefzâ şarkı: "Ey nevbahâr-ı hüsn ü ân" , Evcârâ şarkı: "Ettiğinden utanmaz mısın", Muhayyer şarkı : "Bî-huzurum nâle-i mürg-i dil-i dîvâneden", Hicaz sirto gibi sevilen eserler yer almaktadır.
Osmanlı Devleti`nin son sultanı VI. Sultan Mehmed Vahîdeddîn (1861-1926) de sanatçı bir kişiliğe sahiptir. Kanunî ve bestekâr olan Vahîdeddîn`in bu yönü yakın zamana kadar teferruatıyla bilinmemekteydi. Vahîdeddîn`in bestelerini yayınlayan Murat Bardakçı, son Osmanlı padişahının bu hususiyetini de ortaya koymuştur. Vahîdeddîn`in çeşitli makamlarda toplam 41 beste yaptığı bilinmektedir.”
* Bu çalışmayı değerli Dr. Ali FUAT`ın "Sultanların Şiiri / Şiirlerin Sultanı" adlı yazısından yağmur dergisi için derlenmiştir.
Gayreti hizmete hasreden tüm nefeslere teşekkürler ediyorum...
Mustafa CİLASUN |
Yorum (0) :: Bağlantı
|
• 20/8/2008 - Çok Korkulan Cehennemi Dolaşan Bir Derviş!
Okuduğu, yaşadığı, fark ettiği hakikatlerin belli bir düzeye eriştiğini düşünen dervişlerden biri yollara düşer. Yıllar önce ayrıldığı dostlarını, arkadaşlarını ve yeni simaları seyredecek, Hakkın değişik mahallerde zuhurundan ilhamlar alacak, yeni açılımlar elde edecektir.
Önce teyze mesabesinde görüp sevdiği, anne yarısı saydığı bir hanıma uğrar. Misafir kaldığı süreçte teyzenin hiç değişmediğini, yıllar öncesinin titizliğini koruduğunu görür. Titizlik ne kelime, hatta hamaratlık da ne? Takıntı derecesine gelmiş bir ev düzeni ve temizlik tutkusu!
Çekyat köşesine konan kırlentlerin gülleri yukarı gelmeli! Sofrada kaşık ve çatallar askeri nizamda durmalı! Misafir varken çocuklar çıt çıkarmamalı! Hatta mümkünse çocuklu misafir alınmamalı ki yastıklar devrilmesin, minderler zedelenmesin!.. Teyzenin halini seyreden derviş kendi kendine mırıldandı:
- Titizlik fitili ile kendi cehennemini ateşlemiş, bir güzel yanıyor! Azap çektiği belli ama sebebinden habersiz… Acı çekiyor ama putunu kırması da kolay değil..
Değerli bir büyüğünün sözlerini hatırladı: Herkesin kötü saydığı özelliklerimizi kabul etmek ve değiştirmek kolaydır. Ama asıl zor olan; iyi sandığımız, hatta bizi temayüz ettirdiğine, bize vasıf kattığına inandığımız özelliklerimizdir bizi Haktan perdeleyen !..
Bu sözleri düşünürken teyzesine döndü:
- Teyze seni yormuyor mu titizlik? Çocuklar, temizlik, misafirlik yormuyor mu? Hem bunca titizlik kötü değil mi?..
Asla, dedi teyze. Titizlik niçin kötü olsun? Hem Allah temizliği emrediyor. Rasulullah temiz olanları seviyor. Benim hiçbir aşırılığım yok, insanlar paspal ve pis!
İyi ama, bu titizlik seninle çocuklar ve misafirler arasına perde çekmiyor mu? Seni bazı kişilerden uzak tutmuyor mu? Onlar da Allah Kulu değil mi, diye sordu derviş. Teyze anlayacak gibi değildi:
- Bak evladım, temiz ve düzenli olmayandan hayır gelmez. Öyle misafir olmaz olsun!.. Çocuk da çocukluğunu bilecek!.. Şımarık şeyleri hiç çekemem!..
Derviş teyzesinden ayrılırken şunları yazdı güncesine: Temizlik ve titizliğin bir insanı cehenneme sokacağını söyleseler inanmazdım. Demek; iyi sandığımız şeyler perdemiz ve azabımız olabiliyormuş.
Bu derece titiz olmasa, azıcık esnese, çocukları daha çok sevecek, daha çok insanın gönlüne girecekti teyzem. Ama O, kendi dünyası ve kuralları ile yalnız yaşamayı seçmişti. Cehennem gibi bir yaşam olduğunu fark edemeden!
***
Bir başka dosta yol uğrattı. Geniş bir çevresi, hatırı sayılır çalışmaları, emekleri vardı. Tecrübeliydi. Büyüktü. Saygındı. Saygınlık bekliyordu. Beklediği şeyler olmadığında köpürüyor, bir şekilde ortamı geriyor, etrafına çekilmezlik çemberi örüyordu. Hep yanlış yoldaydı insanlar. Oysa O doğrusunu öneriyor ama en yakınları bile takmıyordu. Sabırla dinledikten sonra derviş söze girdi:
- Acaba hiçbir şey beklemeseniz insanlardan nasıl olur? Hatta saygı bile beklemeseniz! Nasılsa görmüş geçirmişsiniz. Bırakın anlamasınlar. Bırakın saymasınlar. Siz biliyorsunuz ya, yetmez mi?
Yetmez dedi O Büyük, Yetmez! Saygı olmadan Edep olmaz, edep olmadan da mesafe alınmaz.
Derviş: “ İyi ama bakın bu durum sizi üzüyor farkında mısınız?..”
Ben onlara üzülüyorum, hakikati görmüyorlar diye, dedi öteki.
Derviş biraz daha ileri giderek:
“ Onların hakikati görmemesi mi, yoksa beklediğiniz saygıyı göstermemeleri mi sizi üzüyor?.. Bunu iyice düşündünüz mü?..”
Ummadığı bir şey oldu. Epeydir görüştüğü o dost volkan gibi patladı:
- Ukalalık istemez!... Sen giderken biz geliyorduk. Senin yaşın kadar benim rahle-i tedrisim var, anlıyor musun?..
Derviş usulca müsaade istedi… Bu dostunu da ilim ve emek kılıfı geçirilmiş Beklenti Cehennemi yakıyordu. Yanmasın isterdi ama O bunda ısrarlı ise ne yapabilirdi ki?..
Son olarak bir gençle çay içimi oturacaktı. Delikanlının sorunları vardı. Gençler nasihati ve tecrübeyi pek takmaz ama anlaşılmak da isterlerdi. Genç, hayal ve ideallerden bir dünya kurmuştu kendine.
Öylesine uçuk, öylesine gerçek dışı idi ki hayalleri; günün birinde yıkılacak, yıkıldığında da acı çekecekti. Onu da sabırla dinledi derviş. Her derdine hak verdi. Kendisine sıra gelince cümleleri özenle seçerek söze girdi:
- Gençsin, idealistsin, haklısın ama Allah Sisteminde uçuk hayallere ve ideallere yer yok. Sistem işliyor. Sistemin kurallarına uyar ve mekanizmayı kavrarsan acı çekmez, hedeflerine de bir bir varırsın Allah’ın izni ile…
Daha sözünü bitirmemişti ki genç patladı:
- Bana o kavramlarla ve öyle yazıp konuşanların ağzı ile anlatma! Sevmiyorum!.. Sistemmiş, mekanizma imiş, sünnetullahmış açmaz beni!..
Kişiyi bırak, sana açtığı yola ve ilme, manaya bak dedi ise de dinletemedi. Bu genç de özden çok kişilere, kavramlara takmış, kavram ve kişilerden bir cehennem tutuşturmuştu. Derviş usulünce vedalaşıp oradan da ayrıldı.
Tekkesine döndüğünde olanları mürşidine anlattı derviş:
- Efendim, alemi bir dolaşayım dedim. İnsanlar kendilerine cehennem kurmuşlar. Ateşten çıkmaları an meselesi. Ufak bazı noktaları bir görseler dünyada cennet yaşayacaklar. Ama hiçbirine gösteremedim. Onları ateşten çıkaramadım efendim. Bitkinim ve çok üzgünüm.
Mürşidi uzun uzun baktı gözlerine. Büyükler kısa ve öz konuşurdu. Öyle yaptı:
- Demek bizim küçük derviş HİDAYET DAĞITMAYA soyundu öyle mi?.. Hidayeti kim verir derviş?..
- Allah efendim, sadece Allah!..
- Öyleyse?...
- Anlıyorum Efendim bağışlayın!..
- Seni Allah bağışlasın. Haydi geç hücrene de iyi bir tövbe et, sonra gel bugünkü Kur’an dersini ver!..
Derviş hücresine geçti. Gusül abdesti aldı, seccadesine oturdu ve tövbe etti Rabbine. Gözlerinden iki damla yaş süzülürken şöyle niyaz ediyordu:
- Nar da senin Nur da!.. Cennetin kadar Cehennemin de güzel… Bağışla beni sistemine kafa tuttum! Sadece dostlarım yanmasın, kurtuluversinler istemiştim. Hidayet sendendir. Nara seçtiklerin de, Nura seçtiklerin de güzel… Ben kimim ki?... N’olur bağışla!
Hizmet için gayret gösteren her nfese teşekkürler ediyorum...
Mustafa CİLASUN
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
|
|
|
|