Sine-i sürurumdan kopan yapraklar...

• 10/9/2008 - Ruhlar ve yerleri!

Kategori: Denemeler

 

 

Cismanî ruhun cesetteki yeri, sinedir.

Zahiri duygularla beraberdir.

Onun metaı şeriattır.

Yaptığı iş, Allah’ın emri olan farzlardır.

Allah-ü Teala o emirleri ile zahirdeki ahkâmı düzenlemiştir.

 

O ruh farzları eda ederken şirk ehli olmaz.

Çünkü Allah-ü Teala onun için şöyle buyurdu:

 

“O yaptığı ibadette Rabbine şirk koşmasın.

 

Allah (CC) birdir, bir’i sever.

Yani, ibadetin yalnız kendine has olmasını ister.

Dahası var;

Ameller gösterişsiz olmalı, duysunlar diye yapılmamalı.

Sonra yapılan ibadetin, dünyada iken kârı gözetilmemelidir.

 

Yapılan ibadetten hâsıl olacak velayet hali, keşif ve müşahede hali mülk âlemine aittir.

Bu haller yer zemininden sema yüksekliğine kadar böyledir.

 

Sonra, bazı bu âleme has Kevni keramet tabir edilen, ruhbanlara ait işler vardır.

Onlar da, suda yürümek, hava boşluğunda uçmak, az zamanda çok yer kat etmek…

Uzaktan söyleneni duymak ve iç âlemde gizli şeyleri haber vermek gibi şeylerdir…

 

Ahiret âleminde ise, bazı iyilikler bulabilir.

Onlar da cennet, huri, köşkler, güman, içkiler ve cennetin diğer nimetleri…

Bunlar, birinci cennet olan meva cennetindedir.

 

Revani ruhun yeri kalb dir.

Metaı, manevî yolculuğa dair olan ilimdir.

Bu ruhun meşgalesi Hakk’ın zatına ait isimlerin ilk dördü iledir.

Diğer on iki isimde olduğu gibi, bu dört isimde de ses, harf, konuşma olmaz.

Allah-ü Teala bu hale işaret için şöyle buyurdu:

 

“İster Allah deyiniz, isterse Rahman hangisini çağırsanız, çağırınız; güzel isimlerin hepsi O’nundur ”

 

Yine buyurdu:

“Güzel isimler o’nundur Onlarla çağırınız.”

 

Bu ayetlerdeki işaret şudur ki, uğraşılması gereken esaslı iş, ilahî isimlerdir.

O da iç âlemine dair olan bilgidir.

Bu bilgiden hâsıl olan marifete gelince:

Tevhid esmasının sonucu olduğunu söyleriz.

 

İlahî esmaya dair Peygamber (SAV) Efendimizin şu Hadis-i Şerifi vardır:

 

“Allah-ü Teala’nın (CC) doksan dokuz ismi vardır; herkim onları ezbere sayarsa, cennete girer.”

 Anlatmak istediğimiz mevzuu açıklayan Peygamber (SAV) Efendimizin bir Hadis-i Şerifi de şöyledir:

 

“Ders bir harftir, tekrarı bindir.”

 

Yani, zata has isim bir tane; ama onun huyuna bürünen sayısız…

On iki ilahî isim, Lâ İlâhe İllallah cümlesinin esasına dayanır.

Çünkü bu cümlenin Harfleri on ikidir.

 

Allah-ü Teala (CC) , kalb işlerindeki her harfe bir isim verdi.

Ayrıca her âlemin üç ismi vardır. Allah-ü Teala (CC), sevenlerin kalbini öylece, sevgide sabit kıldı…

 

Bu durumu, Allah-ü Teala şöyle haber verdi:

 “Allah iman eden kimselerin kalbini dünyada ve ahirette sabit söz üzerine tespit etti.”

 Ve onlara, ünsiyet zevkini ihsan eyledi.

 

Tevhid ağacını onların kalbine yerleştirdi.

Aslı, yerin yedinci zemininde sabit olup, belki daha aşağıda; dallarına gelince, sema yüksekliğinden ta arşa kadar veya daha yukarı uzar.

Allah-ü Teala diğer Ayet-i Kerimede şöyle buyurur:

 

“O bir pak ağaca benzer, kökü yerde, dalı semaya uzar.”

 

Revani ruhun yeri, kalb hayatıdır.

Melekût âlemini müşahede eder.

Müşahede ettiği şeylerin bir kısmı, cennetler ve onun ehli, nurları ve içinde bulunan meleklerdir.

 

Sonra konuşması iç âleme dair olur. İlahî isimlerin batın manasını düşünür; sessiz ve harfsiz konuşur.

Bu ruhun, ahiretteki yeri ise, Naim cennetidir.

 

Sultani ruha gelince…

Onun da olduğu ve tasarruf ettiği bölge Fuad’dır.

Bunun metaı ise, marifettir.

İşine gelince, kalb dili ile vasıta kılınıp yalvarıları ilahî ilimlerin hepsidir.

 

Peygamber (SAV) Efendimiz ilmi anlatırken şöyle buyurur:

 

“İlim iki çeşittir.

Biri, dildeki ilim; bu Allah’ın kullarına karşı bir tutanağıdır, öbürü de kalplerdeki ilimdir. Faydalı olan da budur.”

 

Esas yararlı bilgi bu ilmin çerçevesi içindedir.

Peygamber (SAV) Efendimiz diğer bir Hadis-i Şerifinde ise. Şöyle buyurur:

 

“Kuran’ın bir dış, bir de iç manası vardır.”

 

Yine buyurur:

 

“Allah-ü Teala Kuran’ı on batında inzal eyledi…

Her batın mananın bir sonrası daha faydalı ve daha karlıdır.

Çünkü gerçeğe daha yakındır…”

 

Bahsettiğimiz, on iki ilahi isim, bir nevi Musa Nebinin (AS), tasa vurup açtığı on iki çeşmeye benzer.

Bu durumu, Allah-ü Teala bize şöyle haber verdi:

“Musa (AS), kavmi için bizden su talebinde bulundu.

Ona (AS): ‘Tasa sopanla vur.’ dedik, o zaman on iki göze fışkırdı.

Her cemaat, içeceği yeri bildi.”

 

Zahirdeki ilim, geçici yağmur suyuna benzer.

Batıni ilme gelince, temeli olan bir hazinedir ki bu, zahir ilimden daha yararlıdır.

 

Allah-ü Teala, bir misal olarak şöyle buyurur:

 

“Ölü yer, onlara kudretimizi bildiren bir delil olmalıdır.

Oraya can verdik, habbe çıkardık; ondan yemektedirler.”

 

Allah-ü Teala bu afakta habbe yarattı.

Bu habbe, hayvani nefsin kuvvetidir.

Bir de enfüsî âleme habbe halk etti.

O da, ruhanî ruhların kuvvetidir; gıdasıdır.

 

Peygamber (SAV) Efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:

 

“Her kim kırk gününü ihlâs ile sabahlarsa, hikmet kaynakları kalbinden diline akar.”

 

Bu sultanî ruhun kârına gelince,

Cemal sıfatının tecellisini seyre dalıp hayran olmaktır.

Bunu Allah-ü Teala şöyle haber verdi:

 

“Fuad gördüğünü yalanlamadı.”

 

Bir Hadis-i Şerifte ise, bu durum daha başka anlatılır:

 

“Mümin, müminin aynasıdır.”

 

Birinci müminden imanlı kulun kalbi, ikinci, müminden ise, Allah-ü Teala murat ediliyor.

Allah-ü Teala bir sıfatının Mümin olduğunu bize şu ayetiyle bildirdi:

 

“O Mümin ve Müheymin’dir .”

 

Bu sultanî ruhun meskeni öbür âlemde, üçüncü cennet sayılan Firdevs cennetidir. Kutsi ruhun tasarruf ve durak yerine gelince, o da sır’dır.

 

Bu ruhun hali, şu kutsi hadisle anlatılır:

 

“İnsan benim sırrım; ben de insanın sırrıyım.”

 

Bu ruhun metaı hakikat ilmidir; bu ilim aynı zamanda Tevhid ilmidir.

Yaptığı işlere gelince, Tevhid isimlerine devamdır.

Buradaki devam, sır lisanı ile olur.

Öbürlerinde olduğu gibi, burada da zahiri nutuk yoktur:

 

“Sözü bağırarak demekte isen; o gizliyi bildiği gibi, en hafiyi de bilir.”

 

Kutsi ruhun haline Allah-ü Teala’dan başkası vakıf olamaz.

 

Bu ruhun kârı, mana yavrusunun zuhurudur.

Müşahede ettiği ve gördüğü, Allah-ü Teala’nın vecdidir.

Hem Celâl, hem de Cemal sıfatlarına bakar.

 

Bakışı sır gözü iledir.

O günde yüzler parlak olarak Rablerine bakarlar.

Orada benzeme ve benzetilme yoktur.

O işitir ve görür.

 

İnsan, gayesini bulunca, akıl inhisarı altına girer.

Kalpler hayrete dalar.

Diller tutulur; bu hallerden haber vermeye gücü yetmez.

Çünkü Allah-ü Teala görünen misallerden münezzehtir.


Böyledir işte…
Zekânın gereği olan merak bilinmeyenler karşısında bir gayrete girerek “acaba”ları azaltmak adına bazen fedakârlık olarak karşımıza çıkarlar.

Dost kelimesi ne kadar kuşatıcı öyle değil mi?
Lakin dirliğin fedası olmayınca kimliğin hebası söz konusu oluyor lüzum dince.
Normalde her birimiz kardeşiz, dikkatimiz ölçüsünde, sabrın güzelliğinde…

İçselliğimizde ki ön yargılar melalimizi kuşattığı müddetçe ne kadar başarırsak!
En çok bildiğimizi “zannettiğimiz” nice değerler bilgisizliğimizin kurbanı olmuyor mu sizlerce.

Bilinç doğru ya kimlerin derdiyse… Akide tahkikinde… İdrakin muvacehesince…

İklim kuşaklarından poyrazın hüküm sürdüğü badirede dünyaya gelmişim 1957 yılı itibariyle… Derken şefkatin hasretiyle büyümeni bahtiyarlığını yaşamışım.

Kendi ayakları üzerinde durabilen bir kimliğin sahibi olmama vesile olan terennüm eylediğim zorluklar sebebiyle kimlere niyaz etmeyim ki bilemiyorum.

Tahsil hayatım boyunca hiç velimin olmadığına hala hayıflanırım ne hikmetse.
Bir sokak çocuğu hükmünce zamanın nasip eylediği hercümerçliği yaşamıştım.

Yaşadığım her mekânda ne hikmetse birilerince her vakit yöneticiliğe getirildim.
Uzan bir vakit muradım olan kendi kişisel ticari işlerimle iştigal eyledim.

Zaman geldi devalüasyonlar ticari faaliyetimizin nabzını çok düşürünce, bir kamu kuruluşundan aldığım davet sebebiyle memuriyet hayatım başlamış oldu böylece.

Yıllardır ilgili kamu kuruluşunda otobüs işletmesi müdürlüğü, itfaiye müdürlüğü, kültür ve sosyal işler müdürlüğü, sivil savunma müdürlüğü ve nihayet idari ve teknik onarım müdürlüğü görevini hali hazırda ifa etmekteyim…

Yirmi yedi yıldır süregelen aile müessesimizin en şanslı ferdi, sabrına ve şefkatine vefa borçlu olduğum değerli refikamdır.

Mutluluğumuzun meyvelerinden iki kızımız ( Betül ve Şeyma)ve dört oğlumuz( Abdullah, İsmail, İbrahim ve Mükremin) isimleriyle bizim neşe kaynağımız olmaya azimetle gayret ediyorlar.

İlk üç çocuğumun mürüvvetini görmek nasip oldu. Dört yaşına gelen Enes isminde (kızımdan) ve (oğlumdan) Ayşe isminde olmak üzere iki torunum bazen yaramazlık yapsa da tatlığı sebebiyle çok seviliyorlar.

Biliyorum uzun bir izah olduğunu, lakin sabrın sizlerle müşterekliği bulununca, bizde siz değerli dostlarımızla böylece muhabbetin kapısını aralamış olduk arz ederim ilginize…

 

Baki muhabbetlerimle…

 

 

Mustafa CİLASUN

Yorum (0) :: Bağlantı

• 20/8/2008 - İslamiyetten Önce Arap Yarımadasında Kurulan Devletler

Kategori: Denemeler


İSLAMDAN ÖNCEKİ ZAMANDA ARAP YARIMADASINDA KURULAN DEVLETLER
I. Güney Arabistan’da Kurulan Devletler

A ) Main Devleti (M.Ö. 2400-M.Ö. 700): Yemen’de kurulan devletlerin en eskisidir. Devlet adını başkent olan Main şehrinden almıştır. Mainlilerde ticaret ve tarım gelişmiştir.

Ticaretin bu denli gelişmesindeki en önemli neden ise devletin Akdeniz ülkelerini doğuya Hindistan ve Çin’e bağlayan “Baharat Yolu’nun üzerinde yer almasıdır. Mainliler, Kuzey Arabistan2daki devletlerle sıkı ilişkiler kurmuşlar, Fenikelilerden alfabeyi alarak yeni bir alfabe geliştirmişlerdir. Habeş ve Arap yazıları da bu alfabeden etkilenmiştir.

B ) Sebe Devleti (M.Ö. 700-M.Ö. 115) : Bu devlet Main Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından Yemen’de kurulmuştur. Bu devletin en önemli gelir kaynağını ise ticaret teşkil etmekteydi.

Filistin’de yaşayan İbranilerle sıkı ticarî ilişkileri vardı. Süleyman peygamber ve Sebe melikesi Belkıs arasında geçen olay, Tevrat ve Kur’an’da da anlatılmıştır.

Yemen’de bulunan bir kitabede Sebe hükümdarlarının ismine rastlanmıştır. Ziraî konularda da oldukça gelişmiş tekniklere sahip olan Sebeliler, ünlü Ma’rib Seddini inşa etmişlerdir.

Bir diğer rivayete göre ise bu set Himyerîler tarafından inşa edilmiş olup, seddin yıkılmasından sonra burada yaşan ve tarımla uğraşan kabileler kuzeye göçerek Arabistan’ın çeşitli yerlerine dağılmışlardır.

Ticarî faaliyetleri neticesinde Sebelilerin Afrika’da geniş sömürgeler elde ettikleri ve bu arada adını Güneybatı Arabistan’da yaşayan Habasat kavminden alan Habeş Krallığını da kurdukları anlaşılmıştır.

C ) Himyerîler Devleti (M.Ö. 115-M.S.525) : Sebelilerin yerine kurulmuş olan bu devlet Habeşistan, İran ve Roma ile ticarî ilişkiler kurmuştur.

Orta Arabistan’daki Kindelilerle iyi ilişkiler içinde olan Himyerîler, Habeşistan ve Yemen’i işgal etmişlerdir. Bu sıralarda Hıristiyanlık ve Musevilik Arabistan’da rekabet halinde idi.

Bu şartlar altında Himyerîler Musevîleri desteklemişlerdi. Hatta son Himyerî hükümdarı Zûnüvâs, Hıristiyanları Musevî olmaya zorlamıştı. Bu nedenle Hıristiyanlar kendilerinden taraf olan Habeşlilere sığınmışlardır.

Bu durum, üzerine Yemen üzerine yürüyen Habeş kralı Kaleb ela-Asbaha, Zûnüvâs’ı öldürerek Himyeriler Devletine son vermiştir.

Habeşlilerin Yemen valilerinde Ebrehe, Mekke üzerine başarısız bir sefer düzenlemiştir. Daha sonra 570 veya 571 yıllarında (bir diğer rivayete göre 629 yılında) Sasanî kisrası Anuşirevan, Bizans imparatoru Iustinianus taraftarı olan Habeşlileri Yemen’den atmak gayesiyle Vahriz adlı bir kumandan idaresinde denizden bir ordu göndererek Yemen’i ele geçirmiştir.

II. Kuzey Arabistan’da Kurulan Devletler

A ) Nabatîler (M.Ö. 169-M.S. 106) : Başkenti Petra olan Nabatîler, Kuzey Arabistan’da günümüz Ürdün topraklarında kurulan en önemli ve en eski devlettir. Merkezleri bugünkü Akabe şehrinin yakınlarındaydı.

Kayalara oyulmuş evler ve değerli mezarları ile şehrin kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir. Nebatîler de, ticaret yolları üzerinde kurulmuş olmanın verdiği bütün avantajları kullanmışlardır. Kendilerine has özel bir yazıları vardı.

Arap alfabesinin de Nebatî yazısından çıktığı söylenir. Devlet, M.S. 106’da Pompeius zamanında Roma’nın yüksek hakimiyetini tanımışlardır. Bu durum yıkılışlarına kadar devam etmiş ve İmparator Traianus zamanında Romalıların Şam bölgesi valisi Palma ve Petra şehirlerini alarak bu devlete son vermiştir.

Bununla birlikte Nebatîlerin bakiyeleri Şam’ın doğusundaki Palmira şehrinde, Orta Fırat bölgesindeki Enbar ve Harda şehirlerinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Hatta bunlardan bazı küçük gruplar Hicaz’ın kuzeyindeki Medyen’e ve Yesrib (Medine)’ye gelip yerleşmişlerdir.

Süryanîler de denilen Aramîler, Şam, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta yaşamışlar ve küçük devletler kurmuşlardır. Bunların dünya kültürünün gelişimine önemli katkıları olmuştur.

Dilleri Arapçaya çok yakındı. İslamiyetin ilk dönemlerinde diğer dillerden Arapçaya tercüme yapanların çoğu bunlar arasından çıkmıştır. Aramî yazısı, Arap yazısının ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Hatta, bu yazı Sasanîler tarafından kullanılmış ve Uygurlara kadar gitmiştir.

B ) Palmiralılar (Tedmür Krallığı) : Nebatîlerin bakiyeleri tarafından kurulmuş olup, ilk hükümdarı Septimus Odenat’dır. Roma’ya bağlı olarak yaşayan Odenat, Roma kuvvetlerini başında, İmparator Valerianus’u mağlup eden Sasanî kralı Şapur’ur saldırıları püskürterek Medain’de onu mağlup etmiştir.

Dönüşünde emrindeki kuvvetler tarafından imparator ilan edilmiştir. Ancak, kısa süre sonra karısı Zenobia (Zeynep)’in düzenlediği bir komplo neticesinde öldürüldü. Oğlu Vehb el-Lat adına idareyi ele alan Zenobia, Mısır’ı ele geçirmiş, ancak Anadolu üzerine yaptığı seferde Romalılar tarafından mağlup edilmiştir.

273’de Tedmür’ü zapteden Romalılar, Zenobia’yı esir ederek Roma’ya götürmüşlerdir. Tüccar olan Palmiralıların kendilerine has yazıları ve özel bir takvimleri vardı.

C ) Gassanîler : III. yy’ın sonlarında Kuzey Arabistan’da kurulmuştur. Bunlar Yemen Araplarına mensup olup, Ma’rib seddinin yıkılmasından sonra kuzeye göçmüşlerdir. Yarı göçebe olan bu devletin merkezi Golan bölgesindeki Cabiye ve Cıllık şehirleriydi.

Gassanîler, Bizans-Sasanî mücadelesinde Bizanslıları desteklemişlerdir. En büyük hükümdarları olan II. Hâris, 528’de Sasanîlere tabi Hire Lahmilerini mağlup etmesinden sonra Bizans imparatoru tarafından Basileus (kral) unvanıyla taltif edilmiştir.

Gassanîler, Bizans’ın da tesiriyle Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Monofizit mezhebine (Hz. İsa’da ilahî ve insanî tabiatın birleşerek tek bir tabiat haline geldiğini kabul eden Hıristiyanlık inancıdır.) mensup olan Gassanîler, medenî bakımdan Nebatîler derecesinde rol oynayamamışlardır.

Gassanîlerin son hükümdarı Cebele b. Eyhem, Hz. Ömer devrinde bir ara Müslüman olmuş ise de sonra tekrar Hıristiyanlığa dönmüştür.

D ) Lahmîler (Hire Krallığı ) : III. asrın ortalarında, Irak’taki Hire şehri ve çevresinde kurulmuştur. Gassanîler gibi Ma’rib seddinin yıkılmasından sonra kuzeye göçen Araplara mensuptular.

Ancak, Gassanîlerin aksine Bizans-Sasanî mücadelesinde Sasanîlerin tarafını tutmuşlardır. Hıristiyanlığın Nasturî mezhebine mensuptular. Devlet adını başkent Hire şehrinden almıştı. Bilinen en eski hükümdarları Amr b. Adî (268-288)’dir. Numan b. Aver zamanında Sasanî veliahtı Behram Gûr’un ikameti için en önemli mimarî yapıları olan Havernak inşa edilmiştir.

Sasanî hükümdarı Kubat zamanında Kindelilerin işgaline uğrayan Hire Devleti, Anuşirevan’ın hükümdarlığı devrinde yeniden bağımsızlıklarını kazanmışlardır. En meşhur hükümdarları Münzir b. Maussema (563-586)’dır.

Hire krallığı, Hz. Ebû Bekr zamanında Halid b. Velid tarafından ortadan kaldırılmıştır (633). Gerek Hireliler ve gerekse Gassanîler Arapça konuşmuşlardır. Nabigat el-Zübyanî ve Tarafe gibi cahiliye devri Arap şairlerini himaye etmişlerdir.

E ) Kinde Krallığı : İslamiyetten önce orta Arabistan’da kurulan tek devlettir. Kahtanîlerin bir kolu olup, Yemen asıllı idiler. Daha çok Yemen hükümdarı “Tübba”larla iyi ilişkiler içerisindeydiler.

V. yy.’da kurulan devletin ilk hükümdarı Akil el-Mürar lakablı Hücr b. Amr’dır. Himyerilerin Habeşliler tarafından ortadan kaldırılmasıyla birlikte İranlıların desteğini sağlamaya çalışmışlardır.

Hücr’den sonra başa geçen oğlu Haris bir ara Hire’yi ele geçirmiş, ancak ölümünden sonra iç mücadeleler başlamıştır. Bir kabileler federasyonu olan Kinde Devleti dağılmıştır.

Kinde Devleti’nin yeniden kurulmasını sağlamak üzere meşhur şair İmrü’l-Kays, Bizans İmparatoru Iustinianus’un desteğini sağlamak üzere İstanbul’a gitmiştir. Daha sonra memleketine dönerken 540 yılı civarında Ankara’da ölmüştür.

Görüldüğü gibi devlet tesisi ve birçok medenî kurumlar Araplara yabancı değildi. İslam devletinin kurulmasıyla Araplar geçmişin tecrübelerinden de yararlanarak dünya çapında büyük rol oynamışlardır.



Mustafa CİLASUN
Yorum (1) :: Bağlantı

• 17/7/2008 - Talep edilince neden sarfı nazar edelim!

Kategori: Denemeler

 

 

Fakir halimin bedbinliğinde değerli vaktinizi ayırarak bir kıymete matuf kelam atfettiğiniz için öncelikle çok teşekkürler ediyorum…

 

Ömrümün sayfalarından hezeyanlarımı beyan etmek ve halimde netleşen mihengimden sual etmek hâsıl olunca, kalbi kanatlarımızı sıralayalım istedik…

 

1.Fakir bir ailenin, sahipsiz bir emanetin, idrak edilmeyen mükellefiyetin, acaba ne derler vehminin, bilinçsiz ve tedariksiz tevekkülün, neticesi hesap edilemeyen heveslerin mekân tuttuğu ve sekilerliğin revaç bulduğu, günü birlikteliğin gaygısıysa yaşandığı iklim kuşağına rastlar çocukluk günlerim…

 

Toplumsal cehaletin, hınç içinde rekabetin, edep bilmeyen kuvvetlinin, manadan yoksun nefeslerin, mukallitlik içinde icbar edilen geleneklerin kuşatıcılığında geçti günlerim…

 

Tahkik yeteneğimin, merak içinde öncelediğim düşlerim, mefkûrem için dinmeyen gayretim, toplumsal olaylarda aksiyoner nefesim, hizmete müteallik gayretlerim, her vakit sinemde eksiltmediğim ve özü ve sözü, kalbi ve dili, zihni ve niyeti hak rızasına çıkan, miskinliği reddeden, edil genliği öteleyen, korkuyu sadece mizanda gören, muhabbeti dostlar için serdeden her nefes ve çoğuluyla münasebetimi sürdürdüm…

 

Nezaret ve cezaevi gibi silinmeyenlerimde “Korkusuz” lakabıyla zikredilirdim…

Her cemaat ve gruplarda, edebe mugayir bir yapılanma tespit edince fakirleşirim…

 

Mübarek ve muttaki insanlar olarak telakki edilen nefeslerin, tuğyan, isyan, talan,

Muhasara, ihtilal ve andıçlar konusunda edil gen duruşlarına tahammülüm çok azdır…

 

Teslimiyeti öncelikle halimde ve dolayısıyla kalbin sahibinde netleştiremediğim sürece,

Ruhumun kalbime nizam etmesinde marazlar olduğuna inanırım ve derhal gereğinin hazırlıklarına başlarım…

 

Sünettullahın gereği olarak her nefes takribi bir süre yaşayacak olsa da, ölüm onunla her zaman baş başadır…

 

Onun içinde adamlık sanatı, ruhi açılımlarla kalbi daralmaların üstesinden gelerek ve kime teslim olacağının gerekçeleriyle… Aklın, izanın, merakın, bilginin, tecrübenin ve istişarenin serinliğinde ve muhakkak ki delillerin güzelliğinde istikametini bilecektir…

 

İfrat ve tefrit konusunda hâsıl olan duyarlılığım sebebiyle, mahallî olaylar ve fevri çalışmalar, idealist söylemler, sosyolojiden arî ifadeler, reddi miras teraneleri beni açmaz…

 

Vakıf, cemaat, dernek ve siyasi çalışmalarım epey bir zaman süregelmiştir ve şimdilik sakinlik içinde ve kendi dirliğimin seyrinde ve belirli mesafede hukukumu koruyorum…

 

 

2.Kişilik olarak tercih hakkımı beyan etmeliyim…

Meslek kişiliğin devamında neticesine ulaşılan bir uğraş ve iştigal alanıdır…

 

 

3. İnsan en mütekâmil bir sanat esriyken, şayet bundan habersizse, hislerin serencamında ki yegâne olguyu bilmezse, hislerin sahibinden azade bir nefesse…

 

Sanat ve ona anlam kazandıran sanatçı rahmetin gereği, hikmetin sebebi konusunda bir yelpazedir, cezbeden erktir, niteliğin adresi, estetiğin nefesi, hissiyatın cihan payesidir…

 

Üstün özellikli insan, nefes aldığı sürece ve nasibin tecellisi istikametinde hidayetin en yakın şubeleridir… Anlama ve algılamak, tahkik konusunda monotonluğu yozlaşma yasmak bunların temek renkleridir…

 

Suallerinize ne kadar cevap verebildim bilemiyorum…

Bu manada sağlık ve afiyetler diliyorum, tüm dostlara muhabbetle selam eğliyorum…

 

 

Mustafa CİLASUN

 

 

 

 

Yorum (0) :: Bağlantı

• 30/5/2008 - Biz onun azizliğini! nasıl görmeyelim?

Kategori: Denemeler

 

 

Memlekete

Ve devlete unutulmaz, hizmetlerini bilmeyelim!

Eğri oturmayalım, zira omurgalarda bir problem çıkabilir.

 

Lakin doğruyu

Konuşmak içinde bir sebep aramayalım!

Zatıâlileri, genç bir mühendisken birilerince önemsendi!

 

İdeallerini,

Hobilerini, sumen altı etti, keyfiyeti erteledi!

Atmosferin hazır ol, kıt’a dur, selam ver yoğunluğunda,

 

Devleti,

Derinlerdekilerden daha çok sevmeyi kabullendi!

Adaletin buharlaştığı Ankara palasta bir karar verildi.

 

Her ne kadar

Adalet bulunmasa da, adının olması dahi yeter dendi!

Partinin Alplimi olarak, köylünün efendi! Sine mesaj verildi!

 

Ahali bir

Heyecana susamıştı, artık susmaktan bıkmıştı!

Cumhuriyet halk partisine güçlü bir rakip çıkmıştı!

 

Devlet adına

Derinler, devletini sevenler, bir arada buluşturulacaktı!

Millet ve devlet kaynaşmasına sınırlı ve sorumluluk aşılanacaktı!

 

Devletin

Aleyhinde konuşanlar, haksızlığı soruşturanlar…

El birliğiyle devlet haini sayılacak ve devlet kademelerinden dışlanacaktı.

 

Bir türlü

Önlenemeyen İslami hareketlilik, kontrol altında tutulacaktı!

Hemen karar verilerek, imam hatip ve ilahiyatlar kurulacaktı.

 

Mezunlar devlet

Adına, devletin laik ve Kemalist düzenini koruyacaktı!

Din adına bunlara muhalefet edenler, terörist ilan edilecekti!

 

Demokratik ve laik

Bir düzene dil uzatmak ve onu yıpratmak kimin haddineydi!

Askerler teftiş kurulu heyeti olarak, devletin bekası adına asliyeti ifa etti!

 

Derinlikli

Bir devletin sevdalıları, yüzeyselliği içlerini sindiremezlerdi.

Gizemler, gizli şifreli talimatlar, siyasilerin Allahtan daha fazla korkularıydı.

 

Nede olsa

Allah Rahmet sahibi olduğundan hemen cezalandırmazdı.

Din adına görev yapan memurlar, amirlerini serinletmek zorun dalardı!

 

Semboller ve din

Adına yeni bidatler devreye sokulmalıydı, halk oyalanmalıydı!

Camilerde, vaazlarda, hutbelerde, hatimlerde, mevlit ve niyazlarda,

 

Enerjiler

Kontrollü olarak boşalmalıydı ve boşa harcanmamalıydı.

Devleti ve milleti ilmi siyasetten uzaklaşarak yönetilmeliydi.

 

Neslin tabi olan,

Tahkikten uzak kalan, baş kaldırmayan olması esastı!

Milletin ferlerinde biriken enerjiyi, statlar tahliye edemez bulunuyordu!

 

Dünyada

Gelişen olaylar, zümreleri celbe diyor ve tetikliyordu.

Millete yurtta ve cihanda sulh desturu ezberlettiriliyordu,

 

Cihandan

Habersiz bir millet ve devlet rekabet gücünü kaybediyordu!

Dünya devletlerini konutunda ve çamlı köşkte harita üzerinden seyrediyordu.

 

Bunu milletimiz

Nasıl takdir etmez, her nasılsa devamlı seçiliyordu.

Hakkını inkâr edemeyiz, bu devleti derinlere götürmede

 

Demir-eli geçen,

Asla çıkmamıştı, çıkamazdı, çıkmamalıydı nede olsa derin deneyimliydi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (0) :: Bağlantı

Hakkımda

1957 yılı Kayseri doğumlu olan Mustafa Cilasun,bir kamu kuruluşunda idareci olarak çalışmaktadır. Bir edep içinde edebiyatı, terennüm etmeyi paylaşım esası olarak nitelendirmektedir. Sinesinde silinmeyenler olarak iz bırakanları kayıt altına alınmasına inananlardandır...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS

Kategoriler

  • Anı roman
  • Denemeler
  • Duyurular
  • Hikayeler
  • Makaleler
  • Mektuplar
  • Resimler
  • Şiirlerim
  • Arkadaşlar

    reyyann
    oncevefa
    erselsaygi
    sairkisi
    qizlikent
    acemikalem
    uzletizeranu
    metekan
    hsyn125
    karalamadefterim
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:182
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa